İnsan kent ve bina kurandır; yerleri mekâna ve kente dönüştürendir dense yeridir. Yere, kente, mekâna kendini ekleyendir. Eklemek ne kelime, kendi damgasını vurandır adeta. Kent ve bina kurarken kendini kurduğunu, aslında kendi duvarlarını yükselttiğini, kendi evini düzenlediğini düşünmüş müdür insan? Kent kurmakla insan olmanın, insanlaşmanın nasıl da benzer süreçler olduğunu, kentin uzuvlarıyla kendi bedeninin uzuvları arasındaki o müthiş benzerliği ve yakınlığı fark etmiş midir? Yoksa bu temel nüansı unutkanlık dehlizine mi göndermiştir?
Galiba hayır. Galiba insan ev ve kent kurarken kendini kurduğunu bilmektedir. Bunu düşünmektedir. Bir pratik işin peşinde olduğunu, tez zamanda bir işin üstesinden gelmek zorunda olduğunu bilmektedir. Çünkü kenti kurar kurmaz, evinin çatısını çatar çatmaz kendini atıverir oraya; kendini, tüm her şeyini, değerlerini, kimliğini, eşyalarını. Örneğin bir duvara bir resim asar, diğerine bir tablo. Takvimi, Kur'an'ı, manzara resimlerini, varsa köyünün resimlerini, belki dedesinin portresini, bir tüfeği, bir aynayı, bir dolabı da farklı köşelerine yerleştirir duvarın. Eve girer girmez, orayı kendi meskeni yapar yapmaz, içinden gelen bir güçle, bir itkiyle böyle davranır. Kendince döşer, kendince düzenler orayı. Bunu kafasında tasarlamamış olabilir, nereye neyi yerleştireceğini, neden yerleştireceğini, o şeyin orada ne işinin olduğunu, hangi işlevi yerine getirip getirmediğini ve daha pek çok şeyi kendine sormamış olabilir. Sormuş da olabilir. Zamanla eşyalarını, resimlerini, tablolarını değiştirebilir de. Ama bir şey açıklıkla ortadadır: insan bir şekilde etrafını düzenlemekte, kendince bir düzen kurmakta, bizzat kendini yerleştirmekte, kendini oraya bağlamakta dahası kazımaktadır. İşin sırrı ise kendi ellerinde, terinde, inanç ve kültür kodlarında, aidiyetinde, şifrelerinde ve dahi elleri kınalı Leyla'dadır.
Türkü de bunu söyler zaten, insana yaptığı şeyin ne büyük bir inşa olduğunu usul usul fısıldar: "Kerpiç kerpiç üstüne kurdum binayı/ Binayı kurar iken gördüm Leyla'yı". Binanın yani evin ve kentin duvarları yükselirken, Leyla oradadır. Leyla'ya bakılarak kurulmaktadır kent, bina ve ev. Leyla'nın elleri ve gözleri, Leyla'nın hayali ve dili, Leyla'nın kokusu ve teni kenti ve evi dokumaktadır. Kent, bina ve Leyla'yla varolmaktadır. Ev ancak Leyla ile dolmaktadır. Leyla'nın elinin dokunmadığı duvarlar, nefesinin doldurmadığı odalar, kokusunun yayılmadığı sokaklar ve caddeler, bakışlarının gezinmediği meydanlar bir büyük eksikliğin, bir büyük yoksulluğun pençesinde değil midir? Kenti ve evi kuran Leyla'dır: yani insanın kendisi, yarısı, yari, yaranı, sevdası, sözü, özü, yarını, geleceği, geçmişi, her şeyi. Leyla'sı.
Evi, Leyla ile doldurmak, evin insan için ne kadar sahici olduğunu gösterir. Leyla evi hazırlar, donatır, düzenler, süsler. Leyla'nın açtığı evin kapısından girmek, kişinin kendi benliğinin koridorlarında yürümesi, kendi benliğini duvarlara kazıması demektir. Leyla, evin, aidiyet, değer, inanç, varoluş bilinci, bu bilinç doğrultusunda eylem ve ilişki kurmaya karşılık geldiğini hatırlatmaktadır. Kendisinin de tıpkı ev gibi vazgeçilmez olduğunu. Evin ancak bu şekilde kurulabildiğini. Kişinin benliğini sadece böyle bir düzlemde ve düzeyde bulabildiğini. Bir büyük kapı olup sürekli açılmakta, yeni yollara düşürmekte Leyla. Evi ve kenti inşa etmekte, insanın keşfine ilham olmakta.