« Anasayfa | Künye | Arşiv 18 Eylül 2021, Cumartesi
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
Edeb Yahu
Nedret Kudret
Erdem Bayazıt Ey!

Gölgelik
Köksal Alver
Tek Söğüt

Dil Ağacı
İbrahim Demirci
Kafı Yutanlar

Kelimeler ve Şeyler
Abdullah Harmancı
Seni Ne İhtiyarlattı?

Mızrak ve İlmihal
Ahmet Murat
İmamın Hatırlanışı

Saksağan
Osman Özbahçe
Dünya Aklıma Yatmıyor

Şiir Çıkmazı
Mehmet Solak
Kimi, Nereye Götürür Şiir?

[ Edebiyat -> e-sohbet ]

Tanıl Bora: Sorun Tahsilli Cahil Orta Sınıfta

Yenal Bilgici

30.12.2006 - 19:07

Tanıl Bora'nın Birikim Dergisi'nin kasım sayısında yayımlanan "Nobel ödülü: Tahsilli cehaletin cinneti" makalesi, bugün yaşadığımız birçok problemin kökeninde yatan ciddi bir problem olarak "yarı eğitimliliği" işaret ediyor. Bora'yla bu eğitim probleminin bir orta sınıf krizi haline nasıl evrildiğini konuştuk.

Makalenizde bahsettiğiniz "yan eğitimliliğin" temel sebebi nedir?
Sebep öncelikle lise eğitiminin çökmesi. Bu çok temel ve Türkiye'ye özgü bir mesele. Lise eğitimimiz düzgün bir formasyon vermekten çok uzak. Dolayısıyla tamamen Türkiye'ye özgü olan lise eğitiminin çöküşü, yapısal gerekçeleri olan yarı eğitimlilik meselesini iyice derinleştiriyor. Bununla beraber Türkiye gerçekten zor zamanlardan geçiyor. Ekonomik ve sosyal yapı, trajik alt üst olma evrelerinden birinin içinde bulunuyor. Kırdan kente göçün şimdiye kadar görülen en büyük dalgalarından birini yaşıyoruz. Muazzam bir kalifiye eleman işsizliği var; üniversite mezunu işsizliği var. Üniversite okumuş ve "güya" uzman insanlarla dolu etrafımız.

Neden "güya" uzman bu insanlar?
İki bakımdan "güya" diyorum. Birincisi Türkiye'deki eğitim standartları o uzmanlığın altını boş bırakıyor; eğitim kalitesiz yani. İkincisi işsizlikle ilgili, insanlar uzmanlıklarının icabı olan saygın bir meslek icra etme konusunda umutsuz. Uzmanlıkları herhangi bir itibar sağlamıyor onlara. En fazla asteğmenlik sağlıyor erkeklere. Bunun getirdiği büyük bir güvensizlik ve çok güçlü bir mağduriyet duygusu var.

Bu durumun politik bir boyutu var mı?
Tabii ki. Potansiyel bakımından elit olarak addedilebilecek bir topluluk -bütün dünyada üniversiteliler elit adayıdır, elit sınıfın mensubudur- şimdi o elit tabakanın içinde kendilerine yer bulamadıklarım ve büyük ihtimalle de bulamayacaklarını görüyor. Buna karşı büyük bir tepki var.

Üniversiteli, aydınlara iki kat fazla kızıyor

Orta sınıftan bahsediyorsunuz değil mi?
Evet ve özellikle de tahsilli orta sınıftan. Türkiye'de yaklaşık 10 yıldır eğitimle sınıf atlama yolları tıkandı. Oysa çok yakın bir geçmişte eğitim, sınıf atlamanın bir basamağı olarak görülebiliyordu. Giderek bunun olamadığını görüyoruz. Dolayısıyla gelecek perspektifi kararıyor. Orta sınıftan gelen üniversitelilerin birçoğu, çaresizlik içinde yüksek lisans ve doktora programlarını dolduruyor. Sebep işsizliği ertelemek.

Bu da kitlelerin öfkesinin kabarmasına mı yol açıyor?
Evet, örneğin kendilerini mağdur hisseden üniversiteliler, ortalıkta adı geçen, başarılı olarak görünen, özellikle de aydın olarak kabul görmüş insanlara karşı bir hınç duyuyor. Hatta aydınlara iki kat fazla kızıyorlar. Tabii buradan bu söylemin içinde olanların ya da onu yeniden üretenlerin sadece işsiz ve başarısız insanlar olduğu sonucu çıkmadığını da söyleyeyim. İş bulmuş da olabilirler. Ama artık tedirgin hissediyorlar. Düzgün bir şekilde ilerlenen, geleceğin hep parlak gözüktüğü bir dünya yok artık. Bunun getirdiği bir tatminsizlik var. Risk duygusu var.

Sadece okuryazarlık sağlama durumundan mı ibaret lise eğitimimiz?
Bu kadarını söylemek çok gaddarca olur tabii ama eğitim sistemimizin, insanların bilgiyle araçsallaştırılmış bir ilişki kurmasına yol açtığını söyleyebiliriz. Bilgi artık bir yerden buluşturulacak pratik bir anahtar olarak kabul görüyor sadece, içinde kimi belirsizlikler, çok yanlılıklar ve birçok da çelişki içeren basit bir hap yani. İnternet kültürünün de bu durumu beslediği çok açık. Bugün mesela bir konuda bilgi edinmek söz konusu olunca, insanların çoğunlukla yaptığı şey internette gezinmekten ibaret.

Peki internette ne arıyor insanlar?
En yeni ve en önemli şeylerin internette olduğu varsayılıyor.- Oradan birtakım alıntılar devşiriliyor. Bu, her şeyden önce bilgi ve sözle kurulan ilişkinin çok önemli bir deformasyonudur. Çünkü bilgi bu değildir. Alman düşünür Adorno'nun bilginin yerine ikâme edildiğini söylediği malûmattarlık, haberdarlık noktasına gelmiş oluyoruz böylece.
Ama dert de zaten bilgiye sahip olmak değil, insanlar çoğunlukla, etkili bir şekilde sarf edebilecekleri kıyak bir söz araklama peşinde, internette bu imkân fazlasıyla var.

Komplo teorileri de çoğunlukla internetten besleniyor, değil mi?
Evet, zaten artık her şeyin arkasında muhakkak "komplo" arayan bir zihniyet oluştu, insanlar hayatı birtakım komplolarla, onlara bağlı basit izahlarla, muazzam esrarlı arka planlarla deşifre etmeye düşkün hale geldi. Kapsamlı açıklamalar yapmaktansa, her şeyin arkasındaki bit yeniğini ya da bir büyük sırrı ifşa etmek tercih ediliyor artık.

"Atatürk günün birinde şöyle demişti..."

Bir ifşa kültürü yerleşmeye başladı diyebilir miyiz?
Uğur Mumcu'nun çok alıntılanmış bir sözü var; "Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmak..." Şimdi fikir sahibi de olunmadan sadece kanaat ya da tavır sahibi olunuyor. Enine boyuna düşünülmüş ve temellendirilmiş bir fikri bir yana bırakalım, sadece etkili bir sözden, şık olduğu farz edilen, sert, hatta gaddar sözlerden etkileniliyor, özellikle de en kıyıcı ve en sert olanlar en çok ilgi duyulan ve insanları en çok bağlayanlar oluyor. O sözler bağlamlarından da koparılmış oluyor elbette. Bütün bunlar düşünülmeden sözün "şıklığı" sayesinde bir tutum sahibi olunuyor.

En çok da Atatürk'ün sözlerinden alıntılar yapılıyor...
Evet, "sahih" olup olmadığına da bakmadan... Aslında böylesi şık sözlerin hepsinin otantik olduğunu varsaysak bile bir mesele var burada. "Atatürk günün birinde şöyle demişti" dendiği anda her türlü tartışma iptal ediliyor. Mustafa Kemal'i bağlamından koparılmış alıntılarla değerlendirdiğiniz zaman her tartışma için malzeme bulursunuz, istendiğinde Batı'yla köprüleri atmış bir Mustafa Kemal portresi de çizebilirsiniz; Batı'ya yönelen bir portre de. Alıntılar denizinde avlanıldığında her şey çıkar o denizden.

O alıntılar denizi de genellikle internet oluyor zaten. İnternet neden bu kadar çekici?
Çekici çünkü bağımsız olduğu, hiç kimse tarafından denetlenmediği düşünülüyor. Bir de bu tuhaf dayanışma ya da paylaşım ağının içinde olmak mutluluk veriyor sanırım, öte yandan mahrem addedilen önemli bilgileri paylaşan bir cemaatin parçası olmak insana iyi gelen bir şey. Üstelik bu bilgileri başkalarına yaymak da bir militanlık duygusu veriyor. Yani bir yandan propagandaya angaje olmuş durumdasınız bir yandan da değerli bir iş yaptığınızı, bir misyon üstlendiğinizi düşünüyorsunuz.

Angaje olanlar kimler?
Bu konuda ancak kestirimde bulunabiliriz. Kuşkusuz sadece bilgisayar sahibi olan kimseler değil. Ama gene de internetle haşır neşir olmak asgari bir tahsil terbiye düzeyini gerektiriyor. Bunlar çoğunlukla okumuş insanlar, iş yerinden gönderilen bu tip e-maillerin sayısı çok fazla. Demek ki beyaz yakalılar bu grubun önemli bir kısmını teşkil ediyor. Hatta kısmen hani altın yakalı diye tabir edilen, daha yüksek gelirli işlerde çalışan insanlar da bu gruba giriyor.

Bu angajmanın, insanların "gerçek âlemde" apolitik eğilimlere sahip olması ile de bir ilgisi var mı?
Kuşkusuz onunla da ilgili. Şimdi bu internet üzerinden aktivite, çağımızın apolitik, angajmandan kaçan insanlarına epey hitap ediyor. İnsanlar internet üzerinde bayağı ağır politik bir şey yaptığım düşünüyor. Ağır sözler yaymış oluyorsunuz, üstelik bunu kamusal bir ortamda yapıyorsunuz, ortaya konuşuyorsunuz. Yayın yapıyorsunuz, ama bir yandan da bu sizin oldukça az vaktinizi alıyor, risk yok. Sadece polisiye anlamda değil, sosyal anlamda da risk ve zahmet yok. Yani hiçbir yük taşımıyorsunuz... Hakaret savuruyorsunuz ama herhangi bir şeyle yüzleşmeniz gerekmiyor.

"Her şeyden önce yoksulluğu konuşmak lazım"

"Yarı tahsillilik" meselesi Türkiye için yeni bir durum mu?
Aslında yarı tahsillilik, Türkiye'deki siyasal düşüncede adı konmadan neredeyse 150 yıldır konuşulan bir mesele. Ahmet Mithat'ın hep aktarılan bir sözü vardır. Oğluna hitaben der ki, "İki türlü bilmek var, bir şeyi çok iyi ve derinlemesine bilmek ya da her şeyden biraz bilmek... Bize şimdi -yani Osmanlı toplumunun modernleşme sürecinde- lazım olan ikincisidir." Aydınlar, okumuşlar her şeyden biraz bilecek. Çok insan bu durumda... Bu bir tür yarı aydın tanımı. Bugün görüyoruz ki bir şeyi derinlemesine bildiğini varsaydığımız birçok insan her şeyden sadece biraz biliyor.

Yani "yarı aydınlar" aydınların yerini mi aldı Türkiye'de?
Evet, ama bunu bir genelleme olarak söylüyorum. Dikkat çekici, söylediğini çok sert bir şekilde söyleyen, onu da toplumda itibar gören bir iki ilginç alıntıyla, herkesin eli altında olmadığı düşünülen bir özel kaynağa başvurarak veya böyle yaptığı izlenimi vererek söylemek, etkili olmak için yeterli oluyor. Bu bir ajitasyon dili. Belirli motiflerin sürekli kafaya kakılması... Bu bana Naziler'in propaganda işine verdikleri önemi anlatıyor. Onlar ilkin propaganda bakanlığını kurmuşlardı. Mesela Naziler'in Propaganda Bakanı olan Goebbels'in çok bayıldığı bir laf vardır: "Damlaya damlaya taş bile delinir." Bu mantık çok yaygınlaşıyor. Hep aynı yere vurmak mantığı...

"Hep aynı yere vururken" gözden kaçanlar oluyor mu peki?
Bence temel mesele özellikle sosyal sorunların görülmüyor olması. Mesela kapkaç meselesi, hırsızlıkların çoğalması vs. Bunlar hep sosyal sorunlar ve üzerlerine konuşmamız gereken bir sürü şey var. Sonra yoksulluk meselesi var. Başka her şeyin ondan sonra düşünülmesi gerekiyor. Ama bakıyorsunuz, kapkaç sadece kriminal yanıyla görülüyor. Kuşkusuz ortada kriminal bir durum yok değil. Ama olay bütünüyle bir asayiş sorununa indirgeniyor, oradan da doğrudan doğruya Kürtler'i damgalayan bir milliyetçi tepkiye bağlanıyor, işin böyle bir boyutu da olabilir pekala ama bu boyutun her şeyin üzerine geçmesi, sadece asayişe dayalı çözümleri ve ırkçı kalıpları davet eder. Her meselede aynısını yaşıyoruz.

Hekim Rektörler Üniversiteleri Otoriteleştirdi

• "Prof. Atilla Yayla'nın tam olarak ne dediğini anlamaya ihtiyaç bile duyulmadı. Hemen teftiş başladı. Burada esas mesele üniversitelerin içinde bulunduğu durum. Üniversiteler bilimsel tartışmanın ve araştırmanın yapıldığı yerlerden ziyade hakikaten ideolojik formasyon güden ve geliştiren organlar haline geldi, öğretim üyeleri artık memur gibi görülüyor. Unvanı ne olursa olsun bir bilim insanının çalışan, okuyup yazan birisi olduğu değil, herhangi bir şeyle 'görevli' bir insandan ibaret olduğu düşünülüyor."

• "Hekimler buna çok kızacaklar ama üniversitelerin bu kadar otoriter hale gelmesinde, tıp fakültesi olan üniversitelerde teamül olarak hep hekim kökenli kişilerin rektörlük görevlerini üstlenmesinin de payı var. Çünkü hekimler hem kendi geldikleri o sert ve hiyerarşik eğitim sürecini, hem de işlerinin 'pozitivisf yanını üniversite mantığına ve yönetimine yansıtıyor.

• Sosyal bilimlerin giderek sayısallaştırılan bir mantıkla düşünülmesinin arkasında bunun da payı var. Çünkü hekimlerin akademik makale üretimi uygulamalarıyla doğrudan bağlantılı, nicelleştirilmeye müsait bir iş. Oysa bir sosyal bilimcinin her yıl üç tane makale üretmesi beklenmeyebilir. Beş yılda bir makale yazar ama o çok önemli olabilir. Tıp kökenli rektörler böyle düşünmüyor. İkincil bir neden de olsa bu çok önemli."

Sorun tahsilli cahil orta sınıfta, Tanıl Bora ile Röportaj: Yenal Bilgici, Aktüel, Sayı:74, 7-14 Aralık 2006, s.66-69.

Tanıl Bora'nın Birikim Dergisi'nin kasım sayısında yayımlanan "Nobel ödülü: Tahsilli cehaletin cinneti" makalesi, bugün yaşadığımız birçok problemin kökeninde yatan ciddi bir problem olarak "yarı eğitimliliği" işaret ediyor. Bora'yla bu eğitim probleminin bir orta sınıf krizi haline nasıl evrildiğini konuştuk.  
YarışmalarTümü »

» Öğretmenler Duysun Öğrenciler Katılsın
» Alvarlı Efe'de İlâhi Aşk Konulu Yarışma
» Ceyhun Atuf Kansu Ödülü Başvuruları Başladı
» Cemal Süreya Ödülü'ne Başvurular Devam Ediyor
» Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri
Edebiyat MasasıTümü »
» Geçen Ay Edebiyat: Kasım-Aralık 2009 / Elif Hafsa Katırcı
» Geçen Ay Edebiyat: Mart-Nisan 2009 / Elif Hafsa Katırcı
» Geçen Ay Edebiyat: Ocak-Şubat 2009 / Elif Hafsa Katırcı
» Geçen Ay Edebiyat: Aralık 2008 / Elif Hafsa Katırcı
» Geçen Ay Edebiyat: Ekim-Kasım 2008 / Elif Hafsa Katırcı
KırkpâreTümü »

» Suç Bende / Deniz Işık
» Sesinden İçmek Senin / İnci Okumuş
» Gittin / Ramazan Özer
» Akasya Ağacı / Atilla Akın
» Son / Senem Gezeroğlu

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Toplam 1 yorum yapılmış. Yorumların tamamını görüntülüyorsunuz.

EVCARA

Aklıma takıldı.Evcara'yı öğrenmek istedim internetde.
Meşhur arama motoru 22.500 kaynak gösterdi.Gösterdi de,'evcara'nın manasını,nereden türediğini bildiremedi.Evcara makamında bir saz eseri bile bulamadım.Bulamamanın sıkıntısıyla 40 ikindiye geldiğimde "En yeni ve en önemli şeylerin internette olduğu varsayılıyor" cümlesini buldum.Tebrik etmek geldi içimden bu tesbitin sahibini.
Hem tesbitin sahibini tebrik ediyorum tesbitinden dolayı,hemde 40ikindi ailesinin Kurban Bayramını.

seyyah (02.01.2007 - 10:01)

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
ELİF LAM RA (28.10.2011 - 00:02)
Yorum için üye olun!