« Anasayfa | Künye | Arşiv 13 Ağustos 2020, Perşembe
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
İki Nokta Üst Üste
Esma Ürkmez
Matbaadan Tanıtıma Koş!

Yeşilde Durmak
Hale Sert
Kanaviçe

Olay Yeri İnceleme
Zehir Hafiye Battal Küttab
Tezekten Terazi ya da Çok "hit" Alan Hep "tıklanan" Yazı Budur!

[ Kitap -> "Kitap"lı Sohbetler ]

Özcan Yurdalan: "Gezmek Varoluşumu Anlamlandırdığım Bir Alan"

Erdem Öztop

28.01.2007 - 17:54

Kitaplarınızı konuşmadan önce 'gezi' sözcüğünün peşine takılıp, söze oradan başlamak istiyorum. Gezmek, Özcan Yurdalan için ne anlam ifade ediyor? Daha doğrusu, hayatınızla özdeşleştiriyor musunuz ya da hayatınızın anlamı mı?

Gezmek benim hayatımda gerçekten önemli bir yer tutuyor. Sadece önemli değil, değerli bir yer. Varoluşumu anlamlandırdığım bir alan. Gezmenin boş vakti olanların yaptığı, tuzu kuru insanların hoşça vakit geçirdikleri, hayatın gerçeklerinden koparak tatlı âlemlere daldıkları bir alan olarak değerlendirilmesi hiç hoşuma gitmiyor. Böyleleri de yok mu hayatta, var elbette ve adına turist deniyor. "Benim neden hiç boş vaktim yok?" sorusunu soramayacak kadar kendisine yabancılaşmış tüketim toplumu insanı turizmle avutuluyor. Benim sözünü ettiğim gezmeler, gitme halleri başka bir şey. Turizm ve turistler için düzenlenmiş her şeyin mümkün mertebe uzağından geçerek seyahat etmekten söz ediyorum. Böyle gitmelerde bir anlam var mı, diye bakıyorum senelerdir. Turistlerle ve turizmle yolumuzun kesiştiği olmuyor mu, oluyor elbette. Kendi yarattıkları sanal âlemde yalanlarla avunanlar sadece bireyler değil. Pek çok toplum, ulus devlet, kendi içine kapanmışlıkla birlikte sınırlanmış dünyalarda yaşıyor. Bu gönüllü tutsaklığı bozmanın, sadece bu nedenle bile gezip görmenin değerli olduğunu düşünüyorum. Hayata dair soruların cevabını bizzat arayan, ulusal aidiyetlerin, inançların, sınırların geçici olduğunu bilerek başka kültürleri, hayatları, sesleri, kokulan merak eden biri gibi gezmenin hayatıma anlam kattığını söylemeliyim. Bu, işin kolayına kaçmak belki. Yaşadığımız gezegende ve toplumda çeşitli adlar vererek bizi içine hapsettikleri kalıpları kırmanın, tabiata, insana ve kendine yabancılaşmayı aşmanın başka yolları yok mu, var ebette ama benim gibiler için 'anlama'nın en kestirme yolu, uzun yolculuklardan geçiyor.

Nasıl başladı 'gezme' düşüncesi sizde, ta çocukluğa mı dayanıyor... Örneğin ilk yolculuk nereye idi... O zamanlara ait en eski anınız nedir?

Şimdi şarkıcıların "sanat hayatım çocukken başladı" geyiği gibi olacak ama geçenlerde Mısır Çarşısı'ndan geçerken hatırladım. İlkokuldaydım, İstanbul'a tatile gelmiştik. Sevgili kuzenim Kumru benden birkaç yaş büyüktü, Teşvikiye'deki evden birlikte çıkmış, yürüyerek Mısır Çarşısı'na gitmiştik. Ama orayı Kapalıçarşı zannediyorduk ikimiz de. Bir güzel gezip geri dönmüştük. Fark etmez. Bazıları koskoca Amerika Kıtasını Batı Hind Adaları sanır, bazıları da Mısır Çarşısı'nı koskoca Kapalıçarşı. O zamanlar Polatlı İlkokulu'nda okuyordum. Sınıf geçme hediyesi üç vitesli bisiklet alınmıştı. Phoenbc marka. Bir de Pauwa Start fotoğraf makinesi. Biz Selimle birlikte bisikletle Ankara'ya doğru birkaç deneme yapmıştık. O yol 70 kilometredir. Gümüşlü köyünde gölün ortasından geçer, tam yolun yarısında sipsivri, kayalık bir tepe yükselir. Bir keresinde oraya gitmeyi başarmıştık. O zamanlar yol kıyılarında kamp kuran göçerlerin köpekleri aman vermediği için, yolun yarısına bisikletle ulaşmak bizim için mucizeydi. Asıl gitmelerim ortaokulun son sınıfında başladı. Edremit'te yaşıyorduk. Sevgili arkadaşım Ersin ile okulu kırar Kaz Dağlarına çıkardık. Yaz aylarında dolmuş yerine otostopla Akçay'a, Ören'e gider, bisikletle Ayvalık'a kadar pedal basardık. Sonunda anneler gidişattan pek hoşlanmadı ve tekere çomak soktular.

Gezi kültürü ile gezi edebiyatı birbirine karıştırılıyor. Bu iki kavramı siz nasıl yorumluyorsunuz?

Aslında 'gezi kültürü' diye bağımsız ve homojen bir alandan söz etmek mümkün değil. İnsanların bugüne kadar çok farklı saiklerle yollara düştükleri, farklı araçlarla gittikleri ve gittikleri yerde çok farklı etkiler yarattıkları düşünülürse 'gezi kültürü' bunların toplamı olur. Ticaretten savaşlara, keşiflerden casusluklara, misyonerlikten dervişliğe kadar pek çok alakasız görünen alanla iç içedir gezi kültürü. Seyahatin tarihi içinde oldukça yeni icat sayılan turizm de bu kapsama girer. Daha dar anlamda bir gezi kültüründen ya da gezmenin kültürünü edinmiş bir gezginden söz edecek olursak eğer, burada bir adap meselesi gündeme gelir. Adabıyla gezmek, nasıl baktığını ve ne gördüğünü de belirler gezginin, kendini yollarda nasıl var ettiğini de. Dışardan bakmak kadar içerden bakmayı da becerebilmesi gerekir. Mesela seyyahın önyargıları bir tarafa bırakmış olması, kültürlerin hiyerarşisini reddetmiş olması, misafir olduğunu ve misafir gibi davranması gerektiğini bilmesi gerekir. Bunun gibi şeyler. Gezi edebiyatına gelince, tam olarak nedir bilemiyorum. Fatih Türkmenoğlu'nun "iyi bir gezi kitabı" tanımı, sanırım buraya uygun düşer. "İyi bir gezi kitabı, tarihi ve coğrafi bilgilerle birlikte, yazarının ince gözlemleriyle hayat bulur." Bu kadar basit. Buradan hareket ederek benim yapmaya çalıştığım da iyi bir gezi kitabı yazmak doğrusu. Edebiyat olması o kadar da önemli mi bilmiyorum. Şöyle düşünelim. Yazılarak ifade edilmiş bir gözlemin, tanıklığın, durumun ya da bir kurmacanın edebiyat formlarından biriyle tanımlanmış olması ona fazladan bir değer mi getirir? Eğer öyle ise kötü bir roman, edebi eser kapsamında olduğu için iyi bir gezi kitabından daha mı değerlidir? Gördüğünüz gibi sorunun cevabı bende değil.

Gezi kültürü edinmiş her kişi, gezi edebiyatına vâkıf olabilir mi? Şuna da benziyor, eli kalem tutan herkes, ya da beş on kitap okuyan herkes eninde sonunda bir roman kotarabilir mi?

Gezi kültürü edinilir bir şey, bu doğru. Ama edinmek yeterli değil, onu içselleştirmek gerekir. Çünkü yolculuklar insanın karşısına öyle durumlar çıkarır ki edinilmiş olan sırıtıverir. İçerdeki gerçeklik, içgüdüsel bir tepki halinde ortaya çıkar. Yolculuklar bu nedenle insanın dış dünyayla birlikte kendisini de tanımasına fırsat yaratır. Belki de gezi kültürü dediğimiz şeyin başat öğesi kendini tanımaya ve yeniden tanımlamaya açık olmaktır. Başka türlü gezgin olunmaz. Bunu edinmiş kişinin gezi edebiyatına vakıf olma zorunluluğu yoktur elbet. Hiç kimseyi 'gezi edebiyatı (?)' okumak zorunda bırakmayalım. Roman meselesinde bana bir söz düşerse, romancıların hayranıyım. Onca kişiyi bir araya getirerek nasıl bir hikâye yaratıyorlar, birbirini izleyen olayları nereden buluyorlar, kahramanların davranışları, sürece eklenip nasıl olay yaratılıyor? Bunların hepsi en başta romancının kafasında belirlenmiş halde mi yoksa yazarken mi ortaya çıkıyor? Her iki halde de, iyi bir roman nasıl büyük bir mucizedir...

Benzer türdeki kitaplarda, bazı hallerde 'gezi/anlatı' ibaresi de kullanılıyor... Aslında bu tür tanımlı olsa ve kitapların üstünde 'Seyahatname' yazsa doğrusu ben memnun olurum. 'Gezi-anlatı-anı' bu türü tam karşılamıyor bana kalırsa. Problem, kitabın üstünde ne yazdığından çok bu yazı alanının kendi içinde kabul edilir değerlendirmeleri-yorumları-yöntemleri bulunmaması. Belki gerekli de değil, bu da böyle bir yazı coğrafyası. Seyahat alanı çok fazla sınıflamaya gruplamaya gelmez biliyorum, yine de durumu anlaşılır kılmak için olsa fena mı olur. Mesela rehber kitaplar gayet tanımlıdır.

Ne gibi?

Kullanılacak kâğıdından, ağırlığından cilt dikişine kadar nasıl olması gerektiği bilinir. İçeriği de öyle. Bir kent anlatılırken hangi başlıklar açılacaksa hepsi bellidir. Sadece içi doldurulur. Bu kitaplar, günümüz gezginleri için vazgeçilmezdir. Son zamanlarda ülkemizde rehber kitap yazanların sayısı bir hayli çoğaldı. Gel gör ki bu eserlerin çoğu "15 günlük tatilde gittiğiniz yerleri yazın" başlıklı lise kompozisyon ödevinden az hallice. Bu rehber kitaplardan batılı yayınevlerince da hazırlanıyor. Ben dünyanın orasında burasında gezerken kullanıyorum. Ancak diyelim ki Doğu Anadolu seyahat rehberi olarak Türkiyeli bir yazarın kaleminden çıkmış kitap, aynı bölgeyi içeren Avrupa kökenli rehber kitaptan daha az bilgi içeriyorsa, ecnebiler kadar bile oraya dâhil olamamışsa bu beni rahatsız ediyor. Yurdum insanı yabancı dillerdeki rehber kitapları okumuyor diye özensiz ve yetersiz kitapları alaca bulaca renkler içinde piyasaya sürmek doğru değil. 'Gezi rehberi'nin zorunlu başlıklarının yanı sıra bir de etiği vardır. Bir yerdeki otelleri ya da lokantaları tanıtmak için giden kişi, asla ücreti ödemeden konaklamaz, yemek ikramı kabul etmez, her bütçe için otelleri inceler, reklam yapmadan yazar. Sonuçta teknik kitaplardır bunlar ve biz Türkiyeli gezerler daha azına razı değiliz. Bütün bunları neden söylüyorum, seyahatnameler bir aile albümüne yerleştirilecek yeterlikteki hatıra fotoğrafları gibi de olabilir, bir edebiyat eseri gibi de. Bu kabul edilebilir, ancak seyahat alanının vazgeçilmezi rehber kitapların öznel olma, yazarın hissiyatını yansıtma gibi bir şansı yoktur. Olmamalıdır. Özellikle bu aylarda büyük kitapçılardaki görünür raflarda yer bulan seyahat rehberleri, renge ve fotoğrafa bulanarak durumu kurtaramaz, millet nasıl olsa başka örnekleri bilmiyor diye ortaya çıkarmak yakışık almaz.

Peki ya seyyahlık? Siz mesela, seyyah mısınız?

Belki şöyle söylemek daha doğru olur: Ben seyyahlığın ne demek olduğunu bilenlerdenim.

Gezi güzergâhınız nasıl. Özellikle bir bölgeye mi odaklanıyorsunuz, yoksa geniş bir yelpaze mi mevcut?

Ben uzak-yakın komşulara doğru gidiyorum. Tarih, kültür, coğrafya komşularına. Tüketim toplumu kalıplarına tam sıkışmamış, bilim ve akıl ile tam ölçülüp biçilemeyen ülkelere doğru. Batılıların indirgemeci sınıflamalarıyla "aynı", "durağan", "renkli ve ilkel" sandıkları yerleri, kendi demokrasilerini ve medeniyetlerini götürmeye kararlı oldukları toplumları merak ediyorum. Oralara daha çok gidiyorum. Aslında kendimi oralara ait hissediyorum. Yazdığım kitapları biliyorsunuz İran, Pakistan, Hindistan, Nepal, Suriye, Fas... Oralar yakın geliyor bana. Hal böyleyken, benim durumumu coğrafyanın tanımlarıyla konuşmak doğru olmaz. "Doğuya doğru gitmek" denilince, ilk akla gelen Hindistan mesela, orada Avrupa'daki en varlıklı kesiminin yaşam standardına sahip nüfus Avrupa'dakinin birkaç katı. Öte yandan çocuk emeği sömürüsü ve kadınların üstündeki baskı da had safhada, insan hakları ihlalleri yapılıyor. Ama aynı zamanda Avrupa ve Amerika'daki kadınların ezilmişliğinin de farkında olan çok güçlü bir kadın hareketi Hindistan'da alternatif örgütlenme modelleriyle var oluyor. Demek istediğim o ki, coğrafyaları mutlaklaştırmak, belirli yerlerde yeryüzü cennetleri tanımlamak saçma. Eğer bir sorunun peşinden yola düşülmüşse cevap her istikamette bulunabilir. Yeter ki her sorunun sadece tek bir cevabı olmadığı bilinsin. En doğru cevapların, yeni soruların önünü kapatmayan cevaplar olduğu unutulmasın. Yine de benim gidişlerimin hep Asya'ya doğru olması rastlantı mı diye merak edilirse, değil elbet. Nasıl olabilir ki? Ben Floransa'yı da biliyorum İsfahan'ı da. Rotayı belirlerken dümeni bilerek İsfahan'a doğru tutuyorum.

Bu rotaların belirlenmesinde, kültürel altyapının payı var mıdır, kültürel zenginliğin?

Bir aidiyet aradığımdan değil, ben 'yabancılık' halini tercih edenlerdenim. Kendi yaşadığım toplumda da öyle. Beni sürekli onaylayan ve benim sürekli onayladığım toplumsal değerlerin içinde var olmak ne kadar sıkıcı düşünsenize, hem de sahte. Aynı zamanda yüzyılı aşkın süredir olmak istediğimiz batılılık hâli ne kadar yavan bir haldir öyle... Zenginlik insanın bir anda, hadi bilemediniz bir ömürlük sürede tüketebileceği ve tüketirken zevk alabileceği bir şeydir. Şahsi olmayanı makbuldür. Yani adil biçimde paylaşılmalı, topluca tüketilirken aynı biçimde de üretilir bir şey olmalıdır. Benim gittiğim yerlerdeki kolektif hayat algısı, insanın doğayla, ötekiyle ve kendisiyle kurduğu ilişki, bu türden bir zenginlik tanımını besliyor... Bilim ve teknolojinin yarattığı endüstri toplumunun değerleriyle şekillenmiş tüketim kültürünün dışında bir başka uygarlık mümkün. Şimdi kimse çıkıp da bugünkü medeniyetin, gezegen tarihindeki en yüce değer olarak ulaşılmış tek ve kaçınılmaz medeniyet formu olduğunu savunmasın. Ayıp olur. Bu yeryüzündeki kaçıncı medeniyettir, diye sorulur ve birbirine eklenerek bugüne gelen damarın yanında, ortadan kaldırılmış, yok edilmiş nice başka damarlar olduğu hatırlatılır. Bugün Filistin'i, Lübnan'ı bombalayan uygar dünyanın değerleri içinde hâlâ bir başka medeniyetin temel değerleri de bulunuyor. Bana umut veren de bu. Bugün dünya topyekûn küreselleşme halindeyken, kâh özelleştirmeler kâh bombardımanlarla yaşam alanları tahrip edilirken, bir başka dünyanın nüveleri de büyüyor. Ben biraz da onları arıyorum galiba. Kâh kuzeyde, kâh güneyde, kâh doğuda, kâh batıda. Kimi zaman içimde, kimi zaman dışarda.

Ortak çalışmaları da sayarsak, yedi kitabınız yayımlandı. Bunlardan birkaçı fotoğraf üzerine iken, ağırlık Sarı Otobüs'ün çıktığı yolculuklar üzerine; sırasıyla, İran, Pakistan, Hindistan, Nepal ve Suriye ve Fas yolculukları. Kitap yazma düşüncesi, gezme düşüncesinin neresine düştü ve hangi hallerden ötürü bizimle paylaşmaya karar verdiniz gezip gördüklerinizi?

Ben fotoğraf çekiyorum. Gittiğim yerlerde çektiğim fotoğraflarla aynı zamanda karnımı doyuruyorum. Onlar birer gezi fotoğrafı ve şunu eklemeliyim ki gezi fotoğrafları hiçbir zaman o yerin gerçekliğinin fotoğrafı değildir. O yerin turistik tanıtımı için yaratılmış imajının yeniden üretilmesidir. Çoğu birbirinin kopyasıdır. Öte yandan fotoğraf öyle bir şeydir ki çekilmişse gösterilmelidir. Aile içinde, arkadaş arasında ya da dergide, sergide, albümde vs. Halbuki gezmenin kendisi başlı başına amaçtır. Bir yan ürünü, çıktıyı gerektirmez. Fotoğraf gibi ya da yazı gibi bir ürün istemez. Hatta gidip yazayım, çekip göstereyim diye çıkılan yolculuklar yolcuyu bozar. Yol ile yolcunun arasına kamera ya da kalem girmişse o artık bir başka şeydir. Yine de ben hem çekiyorum hem yazıyorum. Katmerli bir anza hâli. "Neden?" diye ben de soruyorum. Kendime verdiğim cevap şu: Bu sayede yaptığım yolculukları yeniden üretiyorum. Yazdıklarım asla yolculuklarımın gerçek hikâyesi değil, sadece gördüklerim. Bu yanıyla yazdıklarım çektiklerime yaklaşıyor. Öte yandan kitaplarımda fotoğraf kullanmaktan hiç hoşlanmıyorum çünkü fotoğraflar başka şey gösteriyor ben başka şey yazıyorum. Yazmak benim için önemli. Kimseyi yazdıklarıma maruz bırakmak istemem ama öyle zamanlar geliyor ki gittiğim bir yeri yazmak istiyorum. Zorunluymuşum gibi. Genellikle o hâl şöyle tezahür ediyor: Ne zaman ki anlatmayacaklarım anlatacaklarımdan fazla olmuş, o zaman yazmaya başlıyorum.

Nasıl bir yol izlersiniz peki, araştırma süreci, yazım süreci, notlar...

Yolculuğa çıkmadan önce kuşkusuz gideceğim yerler hakkında bir şeyler okurum ama çok derinden derine olmaz bu. Döndükten sonra daha fazla çalışırım. Yoldayken not tutarım ama bu notlar sadece o gün gördüklerimi, olan bitenleri hatırlatmak içindir. Kısa kısa, bozuk cümlelerle, çalakalem. Tuttuğum notlarda tarihler daima yanlış olur. Nedense doğru dürüst bir sıra izleyemem yolculuk tarihlerinde. Unuturum, karışır. Ama çektiğim fotoğrafları hiç unutmam. Tarihini değil ama zamanını bilirim. O anın öncesinde ne olmuştu, sonrasında ne oldu, ne yaptım, kiminle konuştum, hepsini hatırlarım. Yazmaya aradan zaman geçtikten sonra başlarım. Unutmaya başlarken, her şey ince bir sis perdesinin arkasına çekilirken. İşte o zaman tuttuğum notlara bakarım ama fotoğraflara hiç bakmam. Seyahatten sonra aradan geçen zaman önemlidir benim için.

Gezi kitaplarınız arasında herhangi bir farklılık oldu mu hazırlık çalışmalarına, yazım biçimine, kurguya dair? Kitaplarınızın gittiğiniz yerin gerçekliğiyle ilişkisini hiç sorguladınız mı?

Seyahat kitapları o yerin gerçekliğini yansıtır gibi bir kanı hakimdir. Bu nasıl olabilir ki. Bir ülkeyi, bir bölgeyi ya da bir şehri, "bu oranın gerçekliğidir" diye anlatmak nasıl mümkün olur. Bunu denemek ne kadar beyhude, ortaya çıkan iş ne kadar sıkıcı ve kifayetsizdir. Hindistan'da şöyle bir söz vardır: "Yeryüzü gerçektir, gerçeği anlayabilmek için takıl Udin tülü arkasına saklamak gerekir," ^bi bir söz. Calvino ise "Artık hiç kuşkum yok masallar gerçektir," der. Hal böyleyken benim yazdıklarım bu dolaylarda bir yer bulmaya çalışır kendine. Özellikle ilk kitabım sayılacak 'Fas'ta Yolculuk' ve son çıkan 'Naûre Çarkı' için özellikle söyleyebilirim bunu. Mesela diyelim ki Selahaddin Eyyubi'nin kabri başındayım. Dışarıda ulu bir ağaç bekler, sağa sola koşturan bir grup çocuk vardır. Bu üç görünen gerçeklik, yani mezar, ağaç ve çocuklar, Selahaddin Eyyubi'nin hayatı ve eserlerine, son demlerine, ilk aşkına ve cenaze törenine götürür beni. Oradan bir masal çıkar. Bir başka örnek: Şam'daki Takiyye Süleymaniye Camiinin mimarı hakkında bir hikâye vardır: Çift minareli caminin ikinci minaresini yapan kalfa, ustasından daha başarılı olunca, ustası mimar kendini şerefeden atıverir. Aslında bu camiyi yapan Mimar Sinan'dır. Çift minareli anıtsal camilerde ya da çift kuleli ihtişamlı yapılarda, dünyanın her yerinde benzer hikâyeler anlatılır. Ustasını aşan kalfanın hikâyesi. Ben de kendi meşrebimce anlatırım. Üstelik Şam'daki tek masalcı şöyle demiştir bana: "Bir kez dinlediğin masal artık senindir. Sen de bildiğin gibi anlatırsın onu. Kimi zaman taklidin tülü altında ve hiçbir zaman, masalların gerçek olduğundan kuşkulanmadan." ,

'Sarı Otobüs'ün serüvenini de bizimle paylaşmanızı istiyorum...

Beş kitabımın toplandığı serinin adı 'Sarı Otobüs' ama bu kitaplar sadece sarı otobüsle yaptığım yolculukları anlatmıyor. Aslolan yalnız gitmektir ve benim yazdıklarım yalnız gitmelerden taşıdıklarımdır. 'Sarı Otobüs' bir yolculuk tarzı ve bu tarzın başlıca özelliği, katılımcıları yalnız gezmeye kışkırtması. Bugüne kadar yaptığımız San Otobüs yolculuklarının gerçek yolcuları, yalnız başlarına uzun yolculuklara çıkanlardır. Çünkü işin aslı budur.

Geçmişten feyz alır mısınız? Beslendiğiniz damarlar vardır muhakkak...

Geçmişten ve günümüz kaynaklarından beslenirim kuşkusuz. Seyahatname anlamında temel sayılacak metinleri okurum, dünya politikası ve siyasi rejimlerle ilgilenirim, romanları izlerim, masalı ihmal etmem, şiirin kıyısında dururum... Yani memleketin her okuryazarından farklı bir beslenme rejimim yok. Belki küçük bir farkla, benim kütüphanemde hayli geniş bir rehber kitaplar ve haritalar bölümü var. Ayrıca yayınlanan her seyahatnameye de ulaşmaya çalışırım.

Sadece izlenim paylaşımı değil, bilgilendirici boyut da katıyorsunuz metinlerinize. Böyle bir kaygı güdüyor musunuz, yoksa beğenilerin paylaşımı mı demeli?

Seyahat kitaplarının böyle bir yanı olması gerektiğini düşünüyorum. Kuşkusuz kimseye bir şey öğretmek gayretinde değilim. Gittiğim bir yeri anlatırken beni oraya neyin, hangi bilgilerin, geçmişteki hangi yaşanmışlıkların çektiğini de paylaşmak istiyorum. Bugün bir ülkeye, coğrafyaya, kültüre, tarihe dair bilgilere ulaşmak çok kolay, malum internet âlemindeyiz. Ancak 'bilgi' ya da 'haber' dediğiniz şeyin kendisi problemli. Hangi bilgi? Bilgi onu üretenden, derleyenden ve dağıtandan bağımsız ilahi bir mutlaklığın ya da asla değiştirilemez gerçekliğin ifadesi değildir. Hele internet gibi uçsuz bucaksız ortamlarda onca farklı kaynaktan gelen bilgiler ilk bakışta demokratik bir bilgilenme süreci yaşatacakmış izlenimi verse bile durum hiç de o kadar parlak değil. Bu nedenle zaten, bilginin kendisi kadar referansları da değerli. Benim kitaplarımda yer alan bilgiler ise başta söylediğim gibi neden oradayım ve oradan geçmişe baktığımda ne görüyorum sorusuna cevap verecek sadelikte.

Agora Kitaplığı'nca yayımlanan 'Naûre Çarkı' kitabınızda şöyle diyorsunuz: "Uzak, yakın halklar hakkında kalem oynatmaya heveslenenler ayaklarını denk almazlarsa maazallah oryantalistlerin, ırkçıların topuna rahmet okuturlar. Yaldızlı otellerde konaklarken ülke ekonomisini, taksiyle gezerken sosyal hayatı, iki turistik numara görünce de binlerce yıllık kültürleri çözüverirler." Anlaşıldığı kadarıyla çok öfkelisiniz!..

Öfke değil de belki haksızlık karşısında hissedilen keder desek. Bu nasıl büyük bir kifayetsizliktir düşünsenize. Bir ülkeye gidip üç beş zaman geçirip oralar hakkında genellemeler yapmak nasıl bir densizliktir. Öyle bir iki değil, geçmişte de şimdinin seyahatname yazarlarında da sık görülen bir ruh halidir bu. Şıp diye anlayıverme kabiliyeti, bir bakışta ciğerini görebilme marifeti. Bırakın bir ülkeyi, oturduğumuz apartmanın insanları hakkında topyekûn yargılar üretebilmek kolay mıdır? Koca bir memleketin insanları, kültürleri nasıl tek kalemde toplanabilir, bu indirgemecilik yaşadığınız toplum hakkında yapıldığında siz ne hissedersiz bunları düşünmek lazım. Kuşkusuz her giden izlenimlerini esirgemeden yazmalı ama yazdıkları bu türden genellemelerden uzak olmalı. Hele bir toplumu "ilkellik", "vahşilik" gibi nitelemelerle anmaya kalkarsanız meydan o kadar boş değildir, utanmak zorunda kalırsınız.

Peki sebeplerden biri, bir önceki kitabınız, 'Sagarmatha Eteklerinde' hakkında Celal Şengör'ün Cumhuriyet Bilim ekindeki köşesinde yazdıkları olabilir mi? Yanlış hatırlamıyorsam, Şengör kitabınızın isminin kaynağı olan, "Batılıların Everest diye bildiği, enine boyuna ölçerek dünyanın en yüksek noktası ilan ettiği o dağın Nepal'deki adının Sagarmatha olduğunu" belirtmenize karşı çıkmıştı...

Evet, çok tipik bir örnekti. Şengör'ün yazısı, bir zihniyetin faş edilmesi açısından etkileyiciydi. Bilim insanı, hem de "elit bilim insanı" olmanın ne kadar güç olduğunu göstermesi açısından da öğreticiydi. İsabetli oldu. O yazıdaki sorun dağın nasıl adlandırıldığı değildi kuşkusuz, Sagarmatha'nın eteklerinde yaşayan insanların nasıl aşağılandığıydı. Neyse ki benim cevap vermeme gerek kalmadan üç ağır metin gerekli dersi verdi. Şengör, Nepal halklarını "ilkellik" ve "yabanilik" nitelemeleriyle andıktan, "Sir George Everest'in asil ismini" o dağdan silmeye kalkışmanın, o dağın eteğinde yaşayan halkların ve benim yetkim dâhilinde olmadığını söyledikten sonra, aksi takdirde o yabanilerin düzeyinde yaşamak zorunda kalacağımızı hatırlatıyor. Bu oldukça saygın, hatta soylu uyarı karşısında Cumhuriyet Bilim Teknik ekinde Şahin Koçak imzalı bir yazı yayınlandı. Bu yazı bilim etiği ve metodolojisi açısından gereken uyarıları yapıyordu. Yazar, Şengör'ün bakışını "Amerika'nın Avrupalı fatihlerinin Kızılderililere bakışına" benzeterek "hicap duyduğunu" söylüyordu. Diğer yazı Birgün gazetesinde Recep Yener imzasıyla yayınlandı. Yener, Şengör'ün makalesini ideolojik ve politik arka planıyla ele alıyor "mükemmel bir oryantalist metin" olarak değerlendirdikten sonra yazıdaki zihniyetin Irak'ı ehlileştirmeye giren ABD neo-conlarının dünya algılayışından pek farklı olmadığını belirtiyordu. Yener şu soruyla yazısını bitiriyordu "Sahi doktor Mengele'ye ilişkin görüşleriniz nedir sayın hocam?" Üçüncü yazı ise Yeni Harman Dergisi'nde Timur Danış'ın sayfasında yayınlandı. Bu yazıyla birlikte, adı Bilim-Teknik olan bir yayında yazı yazarken, bilimin temel metodolojisi olan araştırmayı ihmal etmenin insanı nasıl güç durumlara düşürebileceğine dair öğretici bir örnek ortaya çıktı. Danış yazısında, kraldan çok kralcı olmanın sakıncalarına dikkat çekerek Nasuh Mahruki'den şu alıntıyı yapıyordu: "Uzun araştırmalardan sonra aradıkları ismi buldular. Dağa George Everest'in adını koyacaklardı. Ancak George Everest bu karara beklenenin aksine karşı çıktı ve dağın yerli bir adla anılması gerektiğini öne sürdü." Dünyanın en eski halklarından, en eski kültürlerinden birine yöneltilmiş bir saldırı vardı ortada, gerekli cevaplar verilmişti. Peki bu cevaplar nereye çarpmıştı? Hal böyleyken benim elimden hüzün duymaktan başka ne gelir. Bilim çevreleri ve teknoloji camiası üstüne laf etmek bize düşmez ama bu referanslarla ortaya çıkan ve bizim bir kusur olarak gördüğümüz elitizmin savunusu yapan mesela Şengör'ün makalesine maruz kalmak belki de hak ettiğimiz bir durumdur... Kim bilir...

Bundan sonra nasıl bir güzergâh belirleyecek Özcan Yurdalan?

Bu aralar Kafkaslara gidip geliyorum. Gürcistan'a, Ermenistan'a. Ben bir gidişte seyahatname çıkarabilenlerden değilim. Birkaç kez gidip gelmem, gittiğim yerde aylak zaman geçirmem gerekiyor. 'Naûre Çarkı-Suriye Yolculuğu' yeni bir rotanın başlangıcıydı. Suriye-Lübnan ve Ürdün rotasında defalarca gidip geldim. Sırada Lübnan var. Yazacağım, ancak İsrail saldırısından sonra tekrar gitmem gerekiyor. Hem arkadaşlarımı görmeliyim hem de ülkenin halini.

Özcan Yurdalan, Gezmek Varoluşumu Anlamlandırdığım Bir Alan, Erdem Öztop, Hürriyet Gösteri, Sayı: 283, s.9-13.

"Sarı Otobüs", "Sagarmatha Eteklerinde", "Namaste" gibi gezi kitaplarıyla tanıdığımız Özcan Yurdalan geziye ve yazıya bakışını paylaşıyor...  
Bize GelenlerTümü »

» Kahraman Üzerine Dersler / Oğuz Karakaş
» Görsel Şiirin İlk Kitabı: Dada Korkut
» Makyaj Hatası / Yavuz Altınışık
» Oluş ve Bozuluş / İbn Sina
» Hiç / Merih Günay
"Kitap"lı SohbetlerTümü »

» Bir Kütüphanenin Serencamı ve "Yazma"ların Açılan Bahtı...
» İsmail Kara: "Türkiye'de sosyal bilimciler ilkokul düzeyinde ilmihal bilgisine bile sahip değiller!" / Röportaj: Önder Deligöz
» İletişim Yayınları Editörü Ali Artun: "Sanat hayata tekrar kök salmalı" / Röp: Barış Yıldırım
» "Surre-i Humayun'la yaşanan güzelliği yeniden yaşamak mümkün" / Röportaj: Yüsra Mesude
» İsmail Bilgin: "Safiye Hüseyin'leri Yeterince Anlatamadık"
Arşivlik HayatlarTümü »

» Asaf Hâlet Çelebi 100 Yaşında / Ömer Faruk Şerifoğlu
» Arşivcilerin Babası: Muallim Cevdet / Zeynep Berktaş

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Henüz yorum yapılmamış.

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
ELİF LAM RA (28.10.2011 - 00:02)
Yorum için üye olun!