Mustafa'yla birlikte kaldırıma oturmuş, Metin Hoca'dan otlandığımız Uzun Malbora'yı içiyoruz. Bir o çekiyor, bir ben. O sıra caddenin karşısındaki parktan, görünce herkesin bir defa daha bakmak istediği "kızlar kafilesi" geçiyor. Renk renk, boy boy, çeşit çeşit kız... Uzun sarı saçlısı var, küt siyah saçlısı var. Bu kızlar bizim sabah akşam göregeldiğimiz familyadan değiller. Bunlar diyelim ki bir sokaktan geçip gittiklerinde, aslında geçip gitmiş olmuyorlar. Geçtikleri yerlerde garip bir iz bırakıyorlar. Garip bir buhar. İşte Mustafa'yla ben ve Mustafa'yla benim gibiler, kızların yürüyüp geçtikleri sokaklarda kalan buharı ciğerlerinin köşesine kadar çekip de, o zehirle bir ömür boyu, caddenin karşısındaki parktan geçen kızlar ordusunu içgeçire içgeçire seyredenler familyasındanız.
Kızlar, küçük şehrimize geçen yıl açılan alışveriş merkezinin kapısına doğru yürüyorlar. Mustafa birden ayağa kalkıp onları izlemeye koyuluyor. Daha önce Mustafa'yla birlikte kimi "sürek avları"na katılmış olan ben, bu yürüyüşün bana koskoca bir güne mâl olacağını bildiğimden, "Boş ver Musti" diyorum, "Hadi gel, Hamdiler bizi okeye bekliyor..." "Hangi parayla oynayacağız güzelim?" diyor, "Gel şu ordunun sadık birer neferi olalım, yakalayabildiğimiz kadar 'görsel efekt' yakalarız..."
Kızlar alışveriş merkezine dağılıyorlar. Her standda bir uzun boylu, uzun saçlı, iri gözlü... Musti'yle ikinci kattaki kafeteryaya çıkıyor, dikize başlıyoruz. Kızlar standlardan standlara geçiyorlar, ilgilerini çeken bir şey görünce birbirlerine işaret ediyorlar. Kendisine işaret edilen kız, bi an durup arkadaşının gösterdiği yere bakıyor. Hatır içinmiş gibi gülüyor. (Demek ki onlar böyle gülüyor.) Malbora kırmızısı dar kot giymiş küt saçlı sarışın, başını hızla yanındaki kıza çevirince saçları bir eteğin havalanıp kıvrılışı gibi hareketleniyor. Biri birinin omzuna vurup elindeki hasır seccadeyi gösteriyor. "Seccade senin neyine?" diyor Musti. Kırmızı kotlu ortadan kayboluyor. Sonra yanında sıfırkol tişört giymiş topluca bir kızla dönüyor. Kendi aralarında önemli bir karar almışçasına, kendilerinden emin, yürüyorlar. (Kim bilir, aldıkları karar nedir?) El ele tutuşmuş olmalarına bakıp düşünüyorum: Birbirlerine ne kadar iyi davranıyor bu kızlar! Hep böyle midirler acaba? Yoksa seyahatte olmalarından kaynaklanan "ekstra" bir durum mu bu?
Ruhumun ikizi Mustafa, "Ben bu kızları mesela annelerinden dayak yerken düşünemiyorum." diyor. "Çocukluklarında yani... Yahut şöyle diyeyim, anneleri bu kızları, hiçbir zaman, 'Kalksana kör olasıca sıpa!' diye uyandırmamıştır. Annelerini bunlara bağırırken de düşünemiyorum." Sonra belirsiz bir yere dalmış olarak, mahzun mahzun ekliyor: "Televizyonda günde on kere görmüşüzdür bunlar gibilerini, ama gerçeğini görünce insan garip oluyor... Allahım! Bir kız nasıl bu kadar uzun olabilir?"
"Bu kızların kullandığı parfüm nedir acaba?" diye soruyorum. "Şimdi ben vivyen diyeceğim. Ama onlar bunu duysalar gülerler. Vivyen'i çoktan aşmışlardır onlar. Bambaşka isimler bilirler. O isim söylenince bile aralarından biri artık bütün dünyada şöyle şöyle bir parfümün kullanılmaya başlanıldığını söyler."
"Onlar da insan biz de insanız." diyor Musti. "Ama sanki onlarda bizde olmayan bir şey var. Biz sanki daha az'ız. Daha eksiğiz..." "Valla aynı Metin Hoca gibi konuştun!" diye takılıyorum.
Musti'yle saatler boyunca kızlar ordusunu takip ediyoruz. Küçük şehrimizin büyük camilerinden birine girip kendilerine rehberlik eden adama akıllı akıllı baş sallıyorlar. Ardından bir müzeye geçip el kameralarıyla görüntü alıyorlar. Caddedeki banklara oturup sigara içiyorlar. Gözlerimizi onlardan bir saniye bile ayırmıyoruz: Demek onlar böyle oturuyor, demek onlar böyle üzülüyor, demek onlar ellerini kotlarının cebine böyle sokuyor, demek onlar sigaralarının dumanını böyle üfürüyor, demek onlar...
"Bunların da baka baka içgeçirdiği birileri var mıdır?" diyor Musti. "Bunların da ulaşamayacaklarına emin oldukları karşıcinsler var mıdır? Bunlar nasıl ağlarlar mesela?" Sonra Musti durup dururken "Bunlar da mektup yazar mı?" diyor. "Mektup devri kapandı biliyorum ama, hâlâ içlerinde mektup yazan var mıdır?" Birden, aklına önemli bir fikir gelmiş gibi "Allah'ı düşünürler mi acaba?" diyor, "Allah onlar için nedir?"
***
Gün böylece bitiyor. Gece oluyor. Kızlar ordusu şehrimizin büyük otellerinden birinde şimdi. Muhtemelen uyuyorlar. Yahut uykuya dalmak üzereler. Belki o küt saçlı sarışını uyku tutmadı, sıfırkol giyen kızla balkona çıktılar. "Böyle bir gecede," diyorum, "memleketlerinden çok çok uzakta geçen böyle bir taşra gecesinde neler konuşurlar?"
"Başlarım onlara da konuştuklarına da!" diye çıkışıyor Musti. Böyle söyleyip oturduğumuz kaldırımdan kalkıyor.
O vakit görüyorum: Kızların uyudukları devâsâ otelden üzerimize karanlıklar dökülüyor. On dokuz senelik ıstıraplar. Ne ilgisi varsa, lisedeyken bize derste ilahiler okuyan, sonra garip bir hastalığa yakalanıp iki ayağı birden kesilen, derken bir gün ansızın ölüveren meslek hocasının sesi çalınıyor kulağıma. Annemi düşünüyorum. Musti'nin geçen yıl ölen ablasını. "Ulan içecek bir dal cigaramız bile yok!" diyor Musti. Sonra karanlık sokağın ortasında ansızın durup "Ablam öleli bir buçuk sene oldu!" diyor, "Biliyorum, konumuzla bir ilgisi yok ama."
Işıksız yollardan geçiyor, evlerimize doğru adımlıyoruz. Çirkin rüyalar göreceğiz. Sabahleyin, sigarasız olduğumuzu hatırlayınca kalbimizi bir acı yalayıp geçecek.
Kızlar o sırada başka bir kentte, başka bir hikâyenin ortasında olacaklar.
Ekim 2000
Mustafa'yla birlikte kaldırıma oturmuş, Metin Hoca'dan otlandığımız Uzun Malbora'yı içiyoruz. Bir o çekiyor, bir ben.