Köstebeklere ilgi duyan pilotla, yıldızlara meraklı dalgıç, uzun süren bir konuşmadan sonra yol arkadaşı olmaya karar verdiler. (Gidecekleri yol da hayli uzundu.)
Çantalarına geçmişten bugüne biriktirdikleri ne kadar resim varsa aldılar. Birinin çantasında gülümseyen insanların, gülümseyen genç oğlanların, gülümseyen genç kızların, gülümseyen bebeklerin, gülümseyen sevgililerin resimleri; diğerinin çantasında ağlayan çocuklar, ağlayan anneler, ağlayan ve ölümü bekleyen ihtiyarlar, ağlayan aşıklar ve ağlayagelen, ağlayagiden insanlar...
İki yolcu güle oynaya giderlerken viran bir köye uğradılar. Köydeki evlerin duvarları zümrütten, merdivenleri elmastan, çatıları yakuttan yapılmıştı ama neredeyse her evin bir duvarı yıkıktı. Oranın en itibarlı adamını buldular. Adam atlastan bir kaftanın içindeydi ama kaftanda tam kırk tane yama vardı. Ondan, hiç tutmayan tahminleriyle isim yapmış bir müneccimin bu köyde yaşadığını öğrenip merakla evine gittiler.
Müneccim, pilotla dalgıcı bir güzel ağırlayıp, onlara nasıl bir hayat sürdüklerini sordu. İkisinin de geçmişlerini dinledikten sonra, gelecekleri hakkında bir çift laf söyledi: "Kendi geleceklerinizi kendiniz anlatmış oldunuz. Fakat yine de ne olacağı belli olmaz."
Yolcular birer bardak su içip köyden ayrıldılar. Uçurumlu, virajlı, çamurlu yollardan tekrar geçerek ilk çıktıkları yere geldiler. Çantasında ağlayan resimler taşıyan, gülmeye başladı; gülen insanları anlatan resimlerle yola çıkanı da bir ağlamaktır tuttu.
Ayrılacakları sırada dalgıç, pilota şöyle seslendi: "Ben şehre gitmek istiyordum. Karşımıza köy çıktı. Kendi başıma gidecektim; karşıma sen çıktın. Kimseye bir şey sormayacaktım; müneccimle karşılaştım. Geri dönmeyecektim, yol bitti."
Pilot da dalgınca şunları söyledi: "Kuşlar ne güzel! Hava ne kadar hoş! Yaşasın bahar, Yaşasın çiçekler ve kelebekler..."
Köstebeklere ilgi duyan pilotla, yıldızlara meraklı dalgıç, uzun süren bir konuşmadan sonra yol arkadaşı olmaya karar verdiler. (Gidecekleri yol da hayli uzundu.