« Anasayfa | Künye | Arşiv 25 Şubat 2018, Pazar
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
Edeb Yahu
Nedret Kudret
Erdem Bayazıt Ey!

Gölgelik
Köksal Alver
Tek Söğüt

Dil Ağacı
İbrahim Demirci
Kafı Yutanlar

Kelimeler ve Şeyler
Abdullah Harmancı
Seni Ne İhtiyarlattı?

Mızrak ve İlmihal
Ahmet Murat
İmamın Hatırlanışı

Saksağan
Osman Özbahçe
Dünya Aklıma Yatmıyor

Şiir Çıkmazı
Mehmet Solak
Kimi, Nereye Götürür Şiir?

[ Edebiyat -> Ekstra ]

Ne Mürid İsterim Ne De Mürşid (Üç Kitap, Üç Figür: Mevlana, Şems ve Kimya Hatun)

Mevlüt Uyanık

19.05.2009 - 02:29

"Ne Mürid İsterim Ne de Mürşid", diyor, Şems-i Tebrizi! Bu satırları Elif Şafak'ın "Aşk" adlı romanında okuyunca (İstanbul. 2009: s.110) Gülesin Hanım'ın "epeydir kitap ve film tanıtımı/eleştirisi yapmıyorsunuz, yoksa roman okumayı mı bıraktınız" şeklindeki sitemi aklıma geldi. Nasıl bırakırım, onlar beni akademik hayatın gerilimlerinden, sözün kıskacından kurtaran, zihnimi hür ve diri kılan metinler demiştim O'na. "Vaaz Veren Bir Aklı" önce Konya'dan Anadolu'ya; oradan da bütün dünyaya hitap eden "Şiir Söyleyen Bir Yürek"e dönüştüren sırlardan biri bu cümlede yatıyor, diye düşündüm ve kitabı bir tanıyayım, tanıtayım dedim.

Konya'ya "Din Eğitiminin Teolojik ve Felsefi Temelleri" konulu sempozyuma gidiyorum (7.5.2009) ve elimde Aşk'ın "Elif"cesi var. Mevlana, Şems ve Kimya Hatunu anlatan Ahmet Ümit'in polisiye-gerilimi metafizikle harmanlayan "Bab-ı Esrar", (Doğan Kitap, İstanbul, 2008, 396 s.) ve Saide Kuds'un Kimya Hatun (Sonsuz Kitap, İstanbul, 2009, 328 s.) adlı romanlarını okumuştum. Saide'nin romanı beni germişti, ama Ahmet Ümit'in kitabı, Şems-i Tebriz cinayetini, din ve inanca dair soruları harmanlayarak, bir otel yangını araştırmacı Kimya Hanım merkezli olarak sorguluyor, onu beğendim gerçektende. Ama bir yazı kaleme almak içimden gelmedi, ta ki, Aşk'ın Elif'cesini okuyana kadar. Onu farklı kılan ne diye soracak olursanız, aslında bu da Şems, Mevlana ve Kimya Hatun merkezli bir okuma, ama; işte aması var bunun!

Aşk'ın Elif'cesi

Aşk'ı (27/4/2009) gene bir Ankara yolculuğunda okumaya başlamıştım, Kayaş da indim, dolmuşla Hamamönü'nde indim, önce Taceddin Sultan ve yeni misafiri Muhsin beyi ziyaret edeyim demiştim. Rahmet indiriyor sürekli, Taceddin, Akif ve Muhsin Beyin ruh yoldaşlığı, gönül birlikteliği mi dönüştürdüğü öğrenciliğimin o izbe Hamamönü'nü diye düşünmeden edemedim. Evet madden restorasyon yapılmış ama çevredeki yüzü ve gönlü temiz gençler, manevi düzenleme nereden çıktı, diye sormak abes: "Ey mum, sofileri andırırsın pek aşikar/sanırım şu altı huy, sofilerden yadigar/geceleri kalkmak, nur yüzlülük, solgun beniz/gönül yanışı, göz yaşı, uyanık kalp, ey yar!" (Mevlana, Sırların Dili, Ziya Avşar, Kökler, Konya.2007, 498) Ya da "kaderin üstünde bir kader" var demiş ya Karakoç üstad, orada susmak var.

O zaman karar verdim, nasipse Şems, Mevlana yoldaşlığını anlatan bu kitabı merkeze alarak bir iç söyleşi yapayım, diye. Çünkü yağmur yağıyor ve su birikintilerin bazılarının üstünden atlayıp, bazılarının içinden geçip, milletin kaçıştığı bir ortamda rahmetle ıslanmayı, içimdeki çocuğun sevinci ve bereketi olarak görmek, bugün nasip oldu. Can yoldaşını bulmak, ruhdaşına kavuşmak belki de bu coşkuyu veren, ya da zahiri ayrılığı hissetmenin hüznü, kim bilir! Nasıl yani diye sormayın! İşte öyle, Şems'i Tebrizli Kamil'i öldürmekle Mevlana'nın sadece kendilerine kalacağını düşünenler, o katlinin bütün dünyaya yönelik bir dirilişin bir vesilesi olduğunu hiç anlayamadılar ve anlayamacaklar da, öyle görünüyor. Oysa "Ölüden hiçbir şey olmaz. Diri kimdir, bilir misin? Aşkta doğan kişi" diyor Mevlana (KDH, 2003:171) Ve o vefat ile birden şakımaya başlıyor yüreği!

Bir kişiyi dönüştürmenin bütün evrene yönelik bir proje olduğunu, ister dilenci, ister sarhoş, isterse Çöl Gölü gibi bedeni alabildiğine sömürülen bir kadın olsun, insanı en üstün mikrokozmos değer olarak almanın ne demek olduğunu, bunu temin etmek ancak kişinin kendi kendini yaratmasından/oluşturmasından geçtiğini anlatan bu romanlardan bahsetmek gerek. Daha doğrusu bu romanlardan hareketle kendimizden, arayışımızdan söz etmek gerek. Yazının başlığı da yaklaşık on gün sonra çarptı beni, çünkü ne mürid ne mürşid olmayı istememek, sadece ve sadece O'nu ve rızasını talep etmesine yoldaşlık eden birini, bir ruhdaşı aramak ve ölmeden önce ölüp, bunu söylemek. Ancak böyle biri mutlak otoritenin hâkim olduğu, hala mitinglerde kalk, otur diye insanların bir robot gibi hareket etmesini isteyen bir yapının dışına çıkabilirdi. Ya da "hakiki mürşit, kişiyi kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup ona hayran olmaya değil". Aşk Kitabının 13. kuralı. (s.119)

"Ne Mürid İsterim Ne de Mürşid" İstememek, Ne Demek?

Büyük bir özgüven ve dahi özgürlük fikrini içselleştirmek demek. Artık, özgürlük; başkalarının etkinliğine içten katılmadır; paylaşılan bir "değer"dir, heva ve hevesini ilah edinip, doğruları bile bile inkar etmemek, hased ile amelleri yakmamaktır. Haceru'l-esved'in bir yanından tutmayı yeterli görmektir. Yanlışa evet dememektir. Sadece bilmek yetmez; sevgiyle, deneyimle özgürlüğü elde etmek demektir. Hasedin, dedikodunun, iftiranın bumerang gibi dönüp kendini vuracağını bilmek demektir. Mutlak iyi ve mutlak kötü, şeytan ve melek değil insan, onu da değerli kılan bu, tamamlanmamış bir eser olması ve O'ndan bir parça taşımasını unutmamaktır.

Ben artık bu kavgada yokum, erk benim olsun da nasıl olursa olsun, ya ben ya öteki mantığından çıkmaktır, çünkü "esas kirlilik, dışta değil, içte kisvede değil kalptedir. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ başlamış haset ve art niyettir." (s.146) Onun için ne sen meleksin, ne de karşındaki şeytan; aslında şeytanı insan kendinde aramalı, başkalarında değil. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahlûk değil, bizzat içimizdeki sestir. Onun için kendini bilen Rabbini bilir, demişler. (s.148) Ya da Kendini Tanı, demiş Sokrates, çünkü sorgulanmayan hayat, yaşanmaya değmez.

Oysa yaptığı haksızlıkları, dedikoduları, iftiraları başkasına yüklemek ve ama...lı cümlelerle başlamak kolay ve güncel kısmı başarı da sağlıyor, eğer ona başarı denilirse tabiî ki. Aslında bu başarı sanılan kendilerini ele vermedir, tıpkı maddi kirlerden daha doğrusu onu tüketen erkeklerin şerrinden arınmak isteyip kılık değiştirerek Hudevandigar'ı, Sultan'ı dinlemeye gidip orda yakalanan Çöl Gülünde takınılan tavırlar gibi.

Ne diyorsun hoca, daha kitabın konusunu yazmadın ki? İyi de onun özetini her yerden bulursunuz. Ama haklısınız, üç kitap da üç farklı Şems, Kimya ve Mevlana figürü var, ama tema aynı. Vaaz Veren Akıl'dan Şiir Söyleyen Yürek'e dönüşmek, yerel yani Anadolu ve İslam dünyasında meşhur bir âlimken, bütün dünyanın kıyamete kadar haberdar olacağı ve feyz alacağı bir figüre dönüşmekse ana tema, Şafak'ın anlattığı bu kısım önemli. Ama demiştim ben burada sadece ve sadece içsel yolculuğumu arıyorum diye, niye kızıyorsunuz, o zaman okumayı bırakın. Hem, Mesnevi'de de bir hikâyeye başlanır, oradan bambaşka bir konuya geçilir, tam iyi de bu ne şimdi derken, bakarsınız asıl konuya dönmüşüsünüz. Tabii sabredip sonuna kadar okuyan için bu! Hem Aşk Kitabının kurallardan biri de şu değil mi?

Hak yolunda yürek işidir, salt akılla olmaz.

Yaklaşık iki yıl önce (30 ekim 2007) Tebriz'e gitmiştim. Orada El Gölü, Gök Mescid Makberetu's-şuara, Seyyid Hamza Mescid-i ve kabri, Medrese ve 13 yüzyılda yapıldığı söylenen dünyanın en büyük kapalı çarşılarından olan Tebriz pazarını gezmiştim. (http://medeniyetmektebi.org/mm/index.php?option=com_content&task=view&id=40747&Itemid=28)

Üstelik de Mevlana Sempozyumu için oradaydım, metnimde kalbin anlaması üzerineydi. (Aşina Dergisi, yıl:10, sayı:26-27: Ankara. 2008, s. 115-130) Fakat Mevlana'yı herhangi bir İslam alimi mertebesinden dünyaya ses ve ışık veren Yürek Dili ile söyleyene dönüştüren can yoldaşı, ruhdaşının doğum yerindeydim ama hiç farkında olmadan gezdim sokakları. Doğduğu yerde anlayamadım, ama vefat ettiği yerdeyim, şimdi, bu sefer dikkatli ve uyanık olmalıyım soyadım gibi. :)

8 Mayıs ikindi sonrası Mevlana türbesi civarında gittik Sempozyum heyeti ile, ben doğrudan Üstad, seni daha önce çok ziyaret ettim, öylesine, ama şimdi önce ruhdaşına gitmek gerek, yoksa sana saygısızlık olur, ona değil, diyerek koştum. Çünkü kaç kere geldim sana, sürekli bir kalabalık, sürekli resim çekenler, bir müze, bir anıt ziyareti, oysa Tebrizli Kamil kişi küçük bir mescitte yatıyor ve birkaç kişi dışında kimse yok. Sakin, huzurlu ve dingin!

Selam verdim ve oturdum, özür diledim, demek ki bu an'mış, gerçek ziyaret dedim. Kusura bakmazsın biliyorum, diyerek bir Mushaf aldım ve otomatik olarak 441 sayfayı açtım, nitekim çoğu kez olduğu üzere orada bükülmüş kâğıt var, kolay bulunsun diye. Ama Yasin suresi yok, Fetih var. İlginç! Bunu okuyayım, çünkü 2006 başlayan Mevlana ve Mesnevi taraması, Tahran, Tebriz ziyareti ve dahi öncesinde kaç kez Konya ve bu mescidi ziyaret bana bir şey söylememiş. Şimdi konuşabilir belki! Eeee mi, ne eee si? Siz muhterem "okur", hemen her şeyin sistematik bir şekilde sunulmasını ordan oraya atlamamamı istiyorsunuz? Oysa yazının başında söyledim, bu metin güneş gibi doğan Şems merkezli, ne mürid ne de mürşit istemeyenlere yönelik. Tabii bunun riski sürekli bir dedikodu ve iftira, hatta sonu ölüm olabilir, bu zaviye bunun simgesi değil mi zaten.

"Fetih" bitti!

Hucurat'a devam edeyim dedim ve dondum, niye diye sormazsınız sanırım. Malunumuz yalan dolan, iftira ve zan ile uğraşmamızı söylüyor burada. Bunun ölü eti yemek ile eşdeğer olduğunu belirtiyor.(K.K; 49/12) Ee o zaman niye öldürüp kuyuya attılar Mevlana'nın güneşini, deyip mushafın ön kapağını açtım, ne göreyim, Mekke'de basılmış, Hz. Osman hattı ile yazıldığı söyleniyor. Sayfa farklılıkları bundan dolayı imiş! Sahi Hz. Osman'ı da iftira ve dedikoduyla yok etmemişler miydi? Onu öldürenler arasında Hz. Ebu Bekir'in oğlu, Şemsi öldürenlerin arasında da Mevlana'nın oğlu Alaaddin yok muydu? Tamam belki onlar bıçak saplamamışlardır ama içlerinde vardı, yani bu nasıl bir dünyadır, nasıl bir insanlık, pardon din anlayışıdır? İyi ki ahiret var, demekten başka bir şey gelmiyor elimden! Buna da gönlüm elvermiyor ey Şems dedim. Bir şey değişmemiş yöntemlerde diyeceğim ama sizleri katledenlerin, iftira ve dedikodu, zan, yalan ve dolanla uğraşanların esamesi yok, ama sizler ışığınızı hiç söndürmüyor Rabbim. "Hiçbir yük sahibinin diğerinin yükünü asla yüklenmiyor." (K.K.6/264;17/15;35/18) ve gerçeğin er geç gün yüzüne çıkmak bir özelliği var. "tek bir şahıs hakkında konuşulan bir kötü kelime, zan, yalan, iftira döner dolaşır, sahibine misliyle geri gelir. Hem de hiç ummadığı bir anda ve ummadı bir yerden." (s.278)Onun için sürekli başkalarının senin hakkında ne düşündüğüne kafa yorarsan, o kadar başkasının tenkit ve dedikodularına takılırsın, orada kalırsın (s.120). Sürekli muhbir peşinde ola ola, kim ne diyor, ne yapıyor, benim hakkımda ne düşünüyor diye diye, bir bakarsın kendin muhbir olmuş gitmişsin ey her şeyi bildiğini sanan, kürsülerde vaazlar veren Hoca!

Şimdi diyeceksin ki, sıkma canını, "Kötülüğe kötülük her kişinin, kötülüğe iyilikle cevap vermek Er Kişinin haddidir. "İyilik ederseniz o iyiliği kendinize etmiş olursunuz; kötülük ederseniz de, o kötülüğü yine kendinize etmiş olursunuz" (K.K.17/7) eyvallah, tamam, okuyayım 24. kuralı. "madem insan eşref-i mahlûkattır, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. Yoksul düşse, iftiraya uğrasa bile başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaya devam etmelidir" (s.229) Ardından 25.kuralı unutma, yoksa? Önce kural: Dünya dağ gibidir, nasıl seslenirsen öyle cevap verir. Hayır söyle, güzel ve hayır yankılansın. Kötü konuşana aynen cevap verme, iyi konuş, sen gönlünü değiştir, dünya değişir. (s.260) Ya da "Ham, hiçbir pişkin, olgun kişinin halini anlayamaz, öyleyse sözü kısa kesmek gerek vesselam" Nasılsa bunlar masal, hikaye, roman, ne alakası var gerçek âlemle diyecekler. Eveeet, "Bu kitap (Mesnevi) masal diyene masaldır, fakat bu kitap da halini gören, bunun vasıtasıyla kendini tanıyan, anlayan da er kişidir" (Konya'da Düşünce ve Hayat, Konya.2003; 185, 202)

Ah mine'l-aşk

Diyorsan, böyle yap, âşık dışlanır ama dışlamaz, incinir ama incitmez. Âşık olanın yüreği bir kadife keseye dönüşür. Şeriat'ın seninki senin, benimki de benim, Tarikat'ın "Seninki senin, benimki de senin"; Marifet'in "Ne benimki var ne de seninki" aşamalarından Hakikat'ın "ne sen varsın ne de ben" aşamasına geçmektir. Ne cehennem korkusu, ne de cennet ödülü var, sadece ve sadece O ve O'nun aşkı. "Yare kavuştunsa cennettir, bahçeli bağlı/ayrı düştünse cehennemdir, ateşli dağlı!/Cihanda örtülü kalmış, kadim bir sırdır aşk/örtülen, örteni açar, oyun buna bağlı" (Sırların Dili, s.95) O halde çıkarsız sevgi, cennettir işte. Hemen burada ve şimdi!

Yoksa ne mi olur: Ne zaman birbirimizle kavgaya tutuşsak, nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehennemdeyiz" 25.kural. (s.203) Hayyam'ın dediği gibi, "Varlığı sırları saklıdır, benden/Bir düğüm ki, ne sen çözebilirsin ne ben/Bizimki perde arkası dedikodu/Bir indi mi perde, ne sen kalırsın ne de ben" beytini çıkardım hemen cüzdanımdan okudum oracıkta.

"Benden şair olmaz, zaten şiirde sevmem" diyor ya Mevlana, (s.232) aynen öyle, buna katılıyorum, ama nasıl onun üzerine Şems/güneş doğdu ve dünyanın en büyük şairi, yüreğiyle konuşan kişisi oldu", bende onları takip eder, yazdıklarını "okur"um. Yani kıskandığım için söylemiyorum, şiir bana göre bir araç Hudevandigar'da! Üstelik mürid olmadan, ruhdaş olmaya çalışarak, çok mu iddialı oldu, biraz öyle galiba! Zaten Mevlevilik dediğiniz Hazretin Hakk'a yürümesinden sonra Halifesi Hüsameddin Çelebi tarafından kurumsallaşmadı mı? Ya da Yeniçeri-Bektaşi yapısına hadi alternatif olarak diyelim, Mevlevilik resmi söylemce önemli oranda desteklenmedi mi? (KDH, 2003:80, 164-166, 208) Bunlar, bu yazıya ters, Ne Mürid isterim Ne Mürşid, başlığına yani. Bendeniz sadece Şems'in gezdiği mekânları arıyorum, o ruhdaşlığı, can yoldaşlığını anlamaya çalışıyorum, bana müsaade deyip çıktım Şemsin yanından.

Hızlıca Türbe yakınındaki Mevlevi sofrasına ulaşıyorum, orada hoca arkadaşlar. Yemekten sonra onlar şark kösesine çekiliyorlar, Muhittin, Kamil, Muhammed, Sadedin, Nurullah beylerle birlikte dışarıda kaldık, Mevlana türbesinin hemen yanı başında. Işıklar altında gece bir başka muhteşem gözüküyor, gül bahçesi içinde gezindiklerini düşündüm, oradaki sohbetleri, burası esas evi varsayarak.

Oradaki dostlara, Şems ve Mevlana ilişkisini sordum. Biri akademik bir makaleden hareketle, onun Moğol ajanı olabileceğini söylemesin mi! Yahu Mikail Bayram hoca bunu Mevlana için söylemiyor mu, deyince, yok bu farklı, direnişi kırmak için Mevlana'nın bu tür bir söyleme sahip olmasını temin eden Şems diye cevap verdi. Ahiler Moğollara direniyor, Mevlana'nın Şems ile tanıştıktan sonraki söylemi, psikolojik olarak direnişi baltalıyor, Ahiler bundan rahatsız, hatta oğlu Alaaddini yanlarına çekiyor, deyince, akıl-yürek ikilemi bir kez daha aklıma geldi, zaten konu da değişti. Gerçekten de öyle, ah mine'l aşk, sen nelere kadirsin, yokluğunda... "Ne kadar kırsa yaralasa da insanı, Hakikat ehline gonca gül gibi gelir dedikodu taşları!" (s.280) Varsayalım öyle, niye o zaman ibn Ahi Türk nam lakaplı Hüsameddin Çelebi'yi daha sağlığında halife yapar? (R.Öngören, Mevlana, TDV, İA,29/444) Birazcık izan, lütfen!

İki Denizin Birleştiği Yer

9 Mayıs sabahı millet sempozyuma başladı, ben atladım münibüse şehir merkezine gittim. Baktım Mevlana'nın türbesine girmek mümkün değil, yerli turistler, tamamına yakın bayan. Şems'in Mevlana ile ilk buluştuğu yeri (el-Melce el-Bahreyn) aramadan önce, ara sokakları gezeyim, buralarda dolaştıklarını düşünerek, diye yürümeye başladım. Hemen karşıma Piri Mehmed Paşa medresesi ve camii çıktı. Veziri azam tarafından yaptırılmış (1523) ama bir o kadar sade, mütevazi, huzur ve dinginlik veren bir mekân. Mescidi selamladıktan sonra, Ahmed Efendi Hamamı ve Çarşısı var karşıda, oradan geçtim, hemen karşımda Aziziye camii. Öbürün tersine ihtişamlı, ama bir o kadar da bir uyum söz konusu. Kesrette vahdet; doğu, Selçuklu ve rokoko tarzlarının bileşkesi. Pencereleri kapıdan büyük, direksiz ve apaydınlık bir camii. Burayı önceden de severdim farklı duruşu ile.

Oradan buluşma yerlerini aramaya çıktım ve İplikçi camiine gittim, çünkü meşhur kütüphanede çalışırmış Mevlana. Cami ile şimdiki dergâh arasında yürüyorum, soruyorum oradaki esnafa, burada mı buluşmuşlar diye. Tık yok. Sarraflar yer altı çarşısına iniyorum, onlara soruyorum yok, bir şey, burada tünel gibi bir şey var mı, buradan Alaaddin camine gidermiş, kış günlerinde diyorum, öyle bir şey duymadık diyorlar. Oysa çarşı Mevlana'nın dizelerini anlatan flamalarla dolu.

Birden aklıma geldi, bu yol olma ihtimali zayıf, çünkü Şems Mevlana'nın yanında kalıyor ve orada katlediliyor, cesedi kuyuya atılıyor, şimdiki türbe ve mescidin olduğu yere yani. O zaman Şerafeddin cami önlerinde bir yerlerde olması gerek ilk buluşma yeri, o ruhu burada yakalamaya çalışmak gerek diyorum kendime. Önce camiye gireyim dedim, içerisi kadın dolu, bir kısmı kenarda namaz kılıyor, hemen çıktım. Şems'e bir kez daha selam vereyim dedim, içeri girmek mümkün değil, hanımlar sırada. Bende Şerefaddin cami ile Şems'in türbesi arasındaki banklarda oturdum bir süre, nasıl buluştuklarını hayal ederek, iyi ki dün genişçe ziyaret edip, hasbıhal etmişim diye de sevinerek.

Çöl Gülü

Oradan bu kez vaaz ettiğini mekana, Alaaddin camiine yürüdüm. Çöl Gülünü nasıl dışarı attıklarını hayal etmek için, bu roman tabiî ki, unuttum sanıyordunuz değil mi, Çöl gülünü anlatmayı, yok anlatacağım, önemli bence. Gittim ama hayal etmenin imkânı yok, çünkü o muhteşem yapıya bir girdim orası tamamına yakın hanım ziyaretçilerle dolu. Yaşlı sakallı bir amca, ayakkabılarınızı şuralara bırakın da girin, demekten anası ağlamış vaziyette. Ona tüneli soruyorum, valla imam olduğunu söylüyor diyebildi sadece.

Gezmeye başladım mescidi, gidenler bilir, dikdörtgen uzun ve sütunlar üzerine sade bir camii. İplikçi camide öyle biliyorsunuz. Niye mi, çünkü ilk saf önemli ve namazda mümkün olduğunca çok insan ilk safta dursun diye. Bu bilincin, nezaket ve nezahete dönüşmüş ölçüsüne, mimariye yansımasına bakar mısınız! Ama huzur ve dinginlik var mı, maalesef. Birkaç erkek mihraba yakın bir yerde namaz kılıyorlar, tahiyyatu'l mescid galiba. Ama hemen yanında tesettürlü bir hanım fotomodel havasında resim çektiriyor.

Çöl Gölü, bak senin kovulduğun mekan, şimdi hanımlarla dolu! Erkekler yaka paça çıkarıyorlar Çöl Gülü'nü, kerhanede çalışanın burada ne işi var, üstelik erkek kılığında diyerek, linç edecekler. Şems kurtarıyor ellerinden, "şimdi siz, karar verin, bu kadını hor mu, yoksa hoş mu görüyorsunuz diyerek. Allah'ı gerçekten zikr eden, onun dışındaki her şeyi unutur, bırakır. Siz bugün aslında bu kadını değil, kendinizi ele verdiniz. Onu yakalayarak aklınızın zikirde değil, oynaşta olduğunu gösterdiniz" demesi ya da Elifce söylenmesi çok hoştu.(s.163) Aslında ilahiyat alanında yazılmış yazıları bir de bu gözden incelemek gerek, eminim çok ilginç metinler çıkar, bilinçaltlarını ele veren!

İnsan kendinde olmayandan çok bahsedermiş ya, şu dünya da Sarhoş Süleyman, Çöl Gülü ya da Dilenci Hasan gibi horlanıp dışlanan insanlar mı gerçekte, yoksa iffetli geçinenler mi onlar üzerinden kendilerini dışlayanlar, gerçekten merak ediyorum. (s.178-183) Kuralların olması, bunu başkalarını dışlamak için yargılamak için kullanmak anlamına gelmiyor. Kendi doğrularını putlaştırmak bu aslında, inançla büyüklük taslama ya da, oysa inançla büyük olmaya çalışmak esastır. (s.305) Çalkantılı ve girdaplı su da debelenmeyi bırakıp, kendini suya bırakacak bir teslimiyet gerek. Bu ne zayıflık ne de pasifliktir, tersine güçlü olmayı gerektiren bir tutumdur. Aşk Kitabının 34. kuralıdır bu. (s.357)

Ayrı Benlik Zannı İçinde Olanlar

Bazıları zahiren, bazıları batınen, bazıları hem zahiren hem de batınen yaralı. Şems'in ışığı Mevlana'yı bunlarla tanıştırdı. Ayrı bir Benlik Zannı içinde olan bu dışlanmışları, fildişi kulelerinde oturup, ahkâm kesen iffet timsali geçinerek salt vaazlarla kuşatılamayacağını gösterdi. (s.195) Onu kır atından indirip, kendi hizasına getirdi.(199-202) Bir kişinin kederi tüm insanlığı mutsuz edebilir, bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir. Bunu da salt akılla, vaazla yapmak mümkün olmadı, ta ki, yüreğiyle şakırsan, o zaman dışlanmışlara ulaşırsın. Allah'ın yarattığı her mahlûku sevmek o kadar kolay değil, herkes veremez bu sınavı. (s.255-256)

İnsanları bir kristal çiçek gibi narin ve nazenin görenler istisna. Sıradan olmadık bir sözden incinen yüreklere dokunan, onlara şifa olan kazanır bu sınavı. Hem dış dünyanın hoyratlığından koruyan hem de onun içindeki yıkıcı damardan muhafaza edebilendir bu istisna kişiler. Vaaz veren, öğreten Alim'den Yüreğiyle Şakıyan; Şiir Söyleyen Arif'e dönüştürenler bu ayrı benlik zannı içinde olanları kuşatabilir ancak.

Yunus'un diliyle, Çıkıp erik dalına anda üzüm yemektir bu. Kerpiç koyup kazana poyraz ile kaynatıp, "Nedir diye sorana bandım verdim özünü" diyenlerdir. Bir sineğin bir kartalı kaldırıp vurabilmesidir bu. Olur mu, diyene, "Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu" diye cevap verenlerdir. Gözsüze fısıldadım; sağır, sözümü işitmiş/Dilsiz çağırıp söyler, dilimdeki sözümü" demiş ya Yunus, işte öyle bir şey diyeceğim, bu kadarı da fazla diyeceksiniz. Yok bunu şöyle "Harman"layalım: Aşkın dağlara düşmüş, şaşkın yollara düşmüş, feylesoflar çok düşünmüş, şöyle garip bencileyin. Bağrı taşa dönmüşlerin bunu anlaması da muhal zaten. Halbuki, "Yunus bir söz söylemiş, hiçbir söze benzemez/Münafıklar elinden örter mana yüzünü" (Mehmet Harmancı, Davul Dozu, Minare Gölgesi, Yediveren yayınevi, Konya, 2000, s.5,37, 85)

Tekrar umutlandım, çünkü Cumartesi sempozyum kapanışı sonrasında Muhammed Tasa ile birlikte bir çayhaneye gittik, sıcacık, samimi, içten bir ortam. Orada Mehmet Harmancı kardeş ile halleşme imkânı buldum. Bir gün önceki müzakeresini dinledim, yüreğinden konuşuyordu, söyledikleri teknikti, ama dinletiyordu kendini. Kim bu kardeş, diye sordum, hayda senin branştaşın demesinler mi? Kendimden utandım, tanıştık akabinde. Önce çalışmalar üzerine konuşuyoruz diye düşündüm sonrasında baktım, zahiren öyle, ne kadar çok ortak paydamız varmış, kalp, gönül, ya da ruhdaşlık adı her neyse, batınen bütün çalışmalarına aksetmiş. Şemş-i Tebrizi hakkında çalışmasından bahsedince heyecanlandım ve bir gün önce ikindi vakti başlayıp, ertesi gün öğleye kadar ki arayışlarımı anlattım. Demek ki, "an" varmış, boşuna telaşlanmışım! Şems ve Mevlana dostluğundan bahseden bir dost gönderecekmiş.

Ve Nihayet Konu:

Evet, işte zor, didaktik bir tasvir yapmak, nerden başlayayım. Ella Rubinntain adlı ve oldukça rahat bir hayat yaşayan üç çocuk büyüten bir hanım, ama hayatında bir boşluk var ve onun arayışında. Kendi eşine, çocuğuna sadık ama aynısını kocası için söylemek mümkün değil, ama risk alacak bir durumu yok, hatta soru bile sormuyor. Meşguliyet olarak editör yardımcılığı asistanlığı yapmaya başlıyor ve bir kitap önerisi hayatını değiştiriyor, daha doğrusu kitabın yazarı vasıtasıyla. Mühtedi biridir Zahara ve sanki Şems'i örnek alır hayatında, onunla tanışır, Konya'ya gelir, beşeri aşk vasıtasıyla ilahi aşktan kırıntılara rastlar, kendi olur, kısacası. Aman neler diyorum, kitabın konusu yazmak ne demek, bana ters, bu kitabın satırlarında "okunan"ları paylaşmak bana düşen. En iyisi okumaya başladığım andan itibaren aklıma üşüşenleri paylaşmak.

Tema aynı, Şems ve Mevlana, iki ummanın birleşmesi, dünyaya kıyamete kadar feyz salmasının hikayesi. Tabii çekememezlik, haset, fitnenin de din adına yapılması. Her dönem "Şems"ler var, Saide'nin Kimya Hatun'unda haşin ve bir o kadar sınırsız, Mevlana'yı dönüştürken, aynı zamanda onun sınırlarını zorlayan biri. Saide'de kerra Hatun, Müslüman bir bey kızı, dul, Kimya onun öz kızı. Kerra Hatun, Mevlana ile evleniyor, aslında lüks bir hayattan medresenin sade hayatını tercih eden biri. Burada sınırları zorlayan husus şu; Kalması için ısrar eden Mevlana'ya Şemş, tamam ama zevceni boşar ve benimle evlendirirsen diyor. O (!) kabul edince, Şems sınavın ikinci aşamasına geçiyor ve üvey kızını istiyor. Üstelik Alaaddin'e sevdalı olduğunu bildiği halde isteyen biri Şemş. Kerra Hatun, Şafak'da Hıristiyanlıktan dönme bir mümine, özverili, eşini her durumda seven, bir hanım. Hz. Meryem'i özlüyor bazen, Şems ile görüştüğü ana kadar bunu saklıyor, çünkü ona kızıyor birazda olsa. Ama onun Hz. Meryem'e yaklaşımını görünce seviniyor ve yanlış tanımışım bu dervişi diyor. Teknik bilgilere göre Kerra, Konyalı İzzeddin Ali kızı, dul kalıyor, Şemseddin Yahya isimli bir çocuğuyla birlikte, sonrasında Mevlana Hudevandigar ile evleniyor. R.Öngören, İA,29/444)

Kimya, bir garip Müslüman ailenin iç görüleri güçlü bir kızı, Mevlana'ya eğitim için veriliyor. Saide de, Kimya'nın kıskançlıkla dövülerek öldürülmesi var, Şafak'da Kimya'nın Şemşe aşık olması var. Şems evet diyor ama bir süre sonra bu evliliğin kendi gibi bir gezgin abdal için tuzak olduğunu düşünüyor ve elini bile sürmüyor, onunla sohbetler ediyor, kırk kuralı konuşuyor. Bu tutumu hazmedemeyen Kimya, hastalanıyor, git gide eriyip bitiyor ve vefat ediyor, dayaktan değil, üzüntüden. Şimdi eğer Saide'nin dediği gibi olsa, tamam her erkek kıskançtır, ama sürekli iç hesaplaşmasını yapan bir dervişin birden azması biraz tuhaf değil mi?

Şarap getirme ile imtihanı var her metinde, ama Şems gibi biri nasıl olur da içinde yaşadığı evin hanımının zevcesi olmasını isteyebilir, zorlamayı, sınırları eleştirel gözden geçirmeyi bu aşamaya getirebilir mi? Ya da böyle biri Mevlana'yı bir medrese âlimi konumundan dünyaya konuşan bir yüreğe, bir alim ve arife dönüştürebilir mi? Malum o dönemde gene önemli bir alim var Konya'da; Sadreddin Konevi isimli. İbn Arabi ile şeyh-talebe ya da baba-oğul ilişkisi var, önemli eserler kaleme alıyor, hatta İbn Arabi, Sadreddin aracılığıyla daha tanınır oluyor denilebilir. Her ne kadar aralarında bir rekabet olduğu söylense de, aslında yok, çünkü Rumi'ye Mevlana ismini veren kişi. Vefat ettiği zamanda Rumi'nin cenaze namazını vasiyeti üzerine kıldıran önemli bir alim. (KDH, 2003:50,55, R.Öngören, İA,29/445)) Ama dünyada Mevlana gibi tanınır mı, bilmem, sanmıyorum daha doğrusu. Şems'in önemi bence bu ayrıntıda yatıyor. Sürekli arayışta olan, yolda olan ve yüreğiyle düşünen biri, bu kadar cinsellik merkezli olur mu? Ya da Anadolu, Türk toplumunda bunu yapmak ne demektir?

İyi bir niyetle, olur, hicret esnasında Mekkeli ve Medineli Müslümanlar arasında böyle bir diyalog var. Ensar'dan biri, Mucahir sahabiye ne dilersen yapabilirim, dilersen şu hanımlarımdan birini iste, boşlayım vereyim dememiş mi, diye anlatılmıyor mu diyebilirsiniz. Kardeşlik örneği olarak bunu verebilirsiniz. Bunu hiç anlamam zaten, Anadolu'da olmaz böyle bir şey. Gerçi iki yıl önce gene Konya'da bir sempozyumdaydım, "Sünnet'in Bireysel ve Toplumsal Değişimdeki Rolü" (11-12 Mayıs 2007) orada anlatıldı bu. Dinleyicilerin çoğu hanım olmasına rağmen hiçbir şey söylemediler.

Çok tuhafıma gitti bu durum. Nasıl olur, böyle kardeşlik, hele Türkiye'deki hapishanelere bir bakın, insanlar neden dolayı genellikle içerde yatıyor. Ya da ilk kavganın nedenini niye unutuyoruz. Siz hanımlar, size yapılmasını istemediğiniz bir şeyi başkasını için istemeyiniz, hadisini biliyorsunuz, ama bu yukarıdaki tutuma itiraz etmiyorsunuz. Kendinizi o hanım sahabiyenin yerine koyun bakalım dedim. Yok, HAYIR en iyisi hepimiz Foucault'un Cinselliğin Tarihi (Ayrıntı yay. İstanbul 2007) ve Hapishanenin Doğuşu (İmge yay. İstanbul 2006) bir kez daha okuyalım önerisini getirmiştim. Bilmem kaç kişiye ulaştı bu ironim, ama bildiğim Şems gibi bir kalenderi derviş tutumu Elif hanımın kitabında daha makul ve tutarlı. Sürekli olarak Rabbine, kendisini bir veliye yoldaş kılması için dua eden ve onu arayan bir abdal, yoldaşına yanlış yapmaz, yakışmaz. Yok yakışır diyorsanız, gelin hep beraber Deliliğin Tarihi'ne bakalım! (Foucault, İmge, İstanbul. 2006)

Bab-ı Esrar'da Kimya hanım bir sigorta uzmanı, babası Mevlevi, Konyalı, annesi İngiliz. Babasınında bir Şemsi varmış ve ailecek ikilinin sürekli beraber olmasından rahatsız olmuşlar, çünkü babalarını kendilerinden almış. Konya'ya geliyor, orada metafiziksel gerilimle çok iyi harmanlanıyor Şems, Mevlana ve Kimya Üçlemesi. Ama Saide'nin tezine benzer bir Semş, üstelik hamile Kimya'yı kıskançlıkla öldüren biri.

Hulasa

Üç kitaptan anladığım şu: Hileden, desiseden endişe etmeye gerek yok. Birileri tuzak kuruyorsa, zarar vermek istiyorsa, Tanrı da onlara tuzak kuruyordur, yani kendi kurdukları çukura kendilerini düşürür. Karşılıklar üzerine işleyen bir sistem var, ne bir katre hayır karşılıksız kalıyor ne de bir katre şer. (s.394) İyilik üzere olanlar hayırla yad ediliyor, ışıkları hala vuruyor insanlara; kötülük üzere olanlara da... bu söylemeye gerek bile yok, yüzlerine bakmak yeter, kararmış yüzlerine.. O halde yaşadığım hayatı değiştirmek için önce kendimi dönüştürmeye hazır olmam gerek. (s.400) ve kırkıncı kural: "Bunun içinde âşık olmak gerek. Çünkü aşkız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındadır, merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde." (s.415)

Meramınız aşk; aşkınız baki olsun.

Gülesin Hanım'ın "epeydir kitap ve film tanıtımı/eleştirisi yapmıyorsunuz, yoksa roman okumayı mı bıraktınız" şeklindeki sitemi aklıma geldi. Nasıl bırakırım, onlar beni akademik hayatın gerilimlerinden, sözün kıskacından kurtaran, zihnimi hür ve diri kılan metinler demiştim O'na. "Vaaz Veren Bir Aklı" önce Konya'dan Anadolu'ya; oradan da bütün dünyaya hitap eden "Şiir Söyleyen Bir Yürek"e dönüştüren sırlardan biri bu cümlede yatıyor, diye düşündüm ve kitabı bir tanıyayım, tanıtayım dedim.  
EkstraTümü »

» Kaypak Yorgunluk / Mehmet Uğurlu
» Ne Mürid İsterim Ne De Mürşid (Üç Kitap, Üç Figür: Mevlana, Şems ve Kimya Hatun) / Mevlüt Uyanık
» Otuz İki Kısım Tekmili Birden İlhan Berk / Sıddık Akbayır
» "Renga" Üzerine / Nurullah Turan
» Tolstoy'un Ölüme Yolculuğu / Ferhat Uludere
e-sohbetTümü »

» Rasim Özdenören: "Herkes Yaptığı İşin Hakkını Vermeli" / Söyleşi: İslam Doğan - Ahmet Biçer - Mehmet Emre Küçüktürkmen
» Cihan Aktaş: "Müslümanlar Sağcılıktan Ayrışmaya Devam Ediyor" / Röportaj: Nurullah Turan
» Turan Koç: "Düşünce Varlıkla Buluştuğu Yerde Şiirleşir" / Röportaj: A. Ömer Yavuz - M. Derviş Dereli
» Halit Esendir: "Siyaset ve Eğitimle Uğraşan, Gündemi Takip Eden Herkesi İlgilendiren Bir Eser" / Röp: Yüsra Mesude
» Mustafa Özçelik: "Nasreddin Hoca'yı Mevlana ve Yunus Emre'den ayırmak mümkün değil" / Röportaj: Yüsra Mesude
Tekrar YayınTümü »

» Simetrim Kalkıyor Breh / Vural Kaya
» Edebiyat Ödüllerinin Günahı ve Sevabı / Refik Durbaş
» Yüzdeki Tırnak İzleri ve Pamuk Terörü / Kaan Arslanoğlu
» Sözleşme-II / Seyhan Arslan
» Meczubun Kefaret Bandoları / Vural Kaya

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Henüz yorum yapılmamış.

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
ELİF LAM RA (28.10.2011 - 00:02)
Yorum için üye olun!