Büromdayken, sol göğsümün hemen altında bir sertliğin olduğunu hisseder gibi olmuştum ve bu korkutmuştu beni. Gelgelelim, asansöre yöneldiğim sıra, sekreterimin arkamdan yetişip yarın akşam kendi evinde olabileceğimizi söylemesiyle, her şeyi unuttum ve eve geldiğimde, az önce sol göğsümün hemen altındaki sertlikten korkmuş olduğumu hatırlayınca kendi kendime güldüm. Karım yine neden geç kaldığımı sorduğu vakit, bunu her zamanki gibi bir espri ile geçiştirebileceğimi düşünüp sol ayağımın topuğu üzerinde hızla ona döndüm ve... ve karımın gözlerinden iki ıslak çizginin yanaklarına yürüdüğünü, başörtüsünün ucuyla bu ıslak çizgileri yok etmeye çalıştığını görüverdim. Şaşırmıştım. Şaşkınlığımı gizleyememiştim. O ân ne yapmam gerektiğine de karar verememiştim. Üzgün bir hâl almalıydım galiba; ama oynamak da istemiyordum. (Babamın ölümünde de benzer bir açmaza düşmüştüm.) Karşımda duran kadının o esmer, o şirin, o çocuksu, o kibar, o küçük ellerine, siyah ve ince kaşlarına, hele hele benden medet uman korkak gözlerine -planlamadığım, üstelik kesinlikle böyle olsun istemediğim halde- ovcalanması mümkün adi bir şeymiş gibi baktım ve pencereye doğru yürüdüm. Kravatımın düğümünü gevşetip artık yalnızca karanlıklar dökülen pencereden evimin bahçesini seyrederken, sol göğsümün altındaki deliğin iyice gerildiğini hissettim. Bu defa gerçekten korkmuştum. Bi an önce banyoya gitmeli ve şu baş belasının ne olduğunu öğrenmeliydim. Ama karıma bu durumla ilgili bir açıklama yapmamın da gerekli olduğunu düşünüyor, ne yapacağıma karar veremiyordum. Hep o halde karanlık bahçemizi seyrederken, küçük bir planlama yaptım ve karımın dizlerine çömeldim. Ellerini avuçladım. Mukavemet etmedi. Seni, dedim, seviyorum, dedim, inan bana seni... böyle konuşup onu sarmak üzereydim ki, yabancısı olmadığım bir hışımla beni itti ve salonu terk etti. Boşalıvermiş koltuğun her zaman evde kalmış şişman bir kadına benzettiğim gövdesine, sekreterimin bizi izleyen gözlerini bulacakmışım gibi bakakaldım. Yine hiç istemediğim halde, romantikliğin âlemi yok, diye kıpırdadı dudaklarım. Sonra banyoya girip kazağımı ve atletimi korka korka sıyırdım. Tahmin ettiğim gibi, sol göğsümün hemen altında, griye çalan küçük bir leke vardı. Parmağımı bu lekeye titreyerek dokundurdum. Tenimin sıcaklığını bulamadım orada. Parmağım dairenin üzerindeydi ama bir şey duymuyordum. Neydi bu? Ne düşünmeli, ne hissetmeliydim? Öldürücü bir hastalığın ilk işaretleri miydi? Yoksa geçici bir cilt rahatsızlığı mıydı? Hemen yarın doktora gitmeliyim, diye mırıldandım. Ama gitmedim. O gece sekreterimin çene altına doğru genişleyen yüzünü seyrederken yine aynı yerden bir çatlama sesi duyduğumu sandım ve yan odaya koştum. Yeniden sekreterimin yanına döndüğümde hiç de şaşırmış gibi görünmüyordu. Sık sık yaptığım uçuk esprilerden biri sanmıştı bu davranışımı. Canım sıkıldı. Hiçbir şey söylemedim. Ne var ki az bir zaman sonra aynı çatlama sesini yeniden işittim. Ağzımdan ansızın çıkıveren o canhıraş sesi ben de sonradan ayırt edebildim. Leke şimdi daha da büyümüştü. Yanımdaki kadının şaşkın bakışlarına aldırmadan gitmem gerektiğini söyledim ve oradan ayrıldım. Evde karımı bulamadım. Etajerin üstünde bir pusula vardı. Hissizce okudum. Artık yetermiş. Boşanmak istiyormuş. Birbirimizi yıpratmaktansa en iyisi sessizce ayrılmalıymışız. Bu iyi haberdi. Derhal sekreterimi, pardon sevgilimi aradım ve "iyi haber"i verdim. Yuppiiiii'lerini işitiyordum. Ne var ki benim mutlu olamamam için yeterince önemli bir sebebim vardı. Kapımı sekreterim veya sevgilim ya da müstakbel karım çaldı ve onun tarifsiz mutluluğuna karşılık veremedim. Yarın ilk iş doktora gidilecek! dedi, itiraz istemem! Ertesi gün doktorun karşısındaydık. Vaziyeti anlattık. O kadar mühim bir hastalık değilmiş. Dünya üzerinde yeni belirmiş. Ancak bende ortaya çıkan hastalık pek ötekilere benzemiyormuş. Yine de korkulacak bir şey yokmuş. Beni temin edermiş... Doğrusu pek de inanmadan dinlediğim bu lakırdılar beni epeyce rahatlattı. Ve uzun bir süre boyunca hiç de ilgilenmedim bu gri tabakayla. Kim bilir belki de kaybolup gitmiştir, diye düşünüyordum. Yeni karımla geçirdiğim cicim günlerinin birinde eşimin bana bakarak bir çığlık kopardığını duydum. O gri ve sert leke göğsüme doğru yürümeye başlamıştı. Bunu fark ettiğimde hiçbir şey hissetmedim, edemedim galiba. Çünkü durumum, artık anlamlandıramayacağım kadar kötüydü. Evet olanlara bir anlam veremiyordum. Artık her sabah işimden sessizce ayrılıyor, büromun bodrum katındaki mescide iniyor, bedenimin ön kısmını saran bu gri lekenin kaybolması için Allah'a yalvarıyordum. Bu arada bana karşı davranışlarında belirgin değişmeler olmuştu. Bunun üzüntüsü içinde olduğum bi gün iyice soyunup dökündüm. Ve o baş belası lekenin dizlerime, kollarıma doğru yürümekte olduğunu gördüm. Bu gri leke git gide ağırlaşıyor, varlığını kuvvetlenerek hissettiriyordu. Yüzümü ve ellerimi kapladığı zaman ne yapacaktım? Yeniden mescitlere kapandım. Şehrin dışına çıktım. Dağlarda gezindim. Şaşkındım. Korkuyordum. Vücudum ürkütücü bir hızla soğuyordu. Bunun farkındaydım. Bir gün karım tarafından terk edildiğimi de fark edecektim. Evden çıkamaz olmuştum. Bazen tavanarasında mı bir yerlerde, dedemden kalma bir Kuran-ı Kerim olduğunu hatırlıyor ve onu bulup okumayı düşünüyordum. Böylelikle belki de iyileşirdim. Vücudum dayanılmaz bir şekilde ağırlaşmıştı. Uyuyamıyordum. Yüzümü, başımı, kollarımı tırnaklıyor, nedense annemi, babamı, kardeşlerimi, uzak akrabalarımı ve onların kim bilir nerelerde olduklarını düşünüyordum. Bir gün uyandığımda taş kesilmekten korkuyordum. Bir gün hiç uyanamamaktan korkuyordum.
Bi gece yarısıydı galiba. Uyandım. Abajuru yakmak için davranacak oldum. Başaramadım. Bir daha denedim. Olmuyordu. Sakinleşmeye çalıştım. Kollarım, bacaklarım, başım da taş kesilmişti. Ağlayabilmek için kendimi zorladım. Göz pınarlarımdan birkaç kum tanesi yanaklarıma yuvarlandı. Gözlerimi yumamadım.
Büromdayken, sol göğsümün hemen altında bir sertliğin olduğunu hisseder gibi olmuştum ve bu korkutmuştu beni. Gelgelelim, asansöre yöneldiğim sıra, sekreterimin arkamdan yetişip yarın akşam kendi evin