« Anasayfa | Künye | Arşiv 30 Mayıs 2024, Perşembe
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
Kulak Arkası
Nurullah Turan
Birkaç "Bir"

Bolâhenk
Ahmet Çalışır
Mevlevî Âyini: Türk mûsikîsinde bir form

[ Müzik -> Ekstra ]

Beethoven Hepimizi Eşitler

Daniel Barenboim

19.05.2008 - 12:51

Kuruluşunun 60. yılında memleketi İsrail'i anlatan ünlü piyanist ve şef Daniel Barenboim, Ortadoğu'ya umutlu bakmanın yolunu müzikte buluyor:

Berlin Devlet Operası'ndaki soyunma odamın duvarlarında asılı fotoğraflar var, Kudüs'teki evimin pencerelerinden dışarı baktığımda gördüklerimi bana hatırlatan fotoğraflar. Birazcık solmuşlar, kâğıt yer yer parçalanmış ama, manzaraları kolayca tanıyabilirsiniz. Eski şehir, parlayan küçük kubbesi, duvarları ve kapılarıyla Kubbet-üs Sahra. Bazen bir performanstan önce bu odada oturur ve bu resimlere bakarak Kudüs'ü, İsrail'i, memleketimi düşünürüm. 1989'dan önce burası Doğu Alman Stasi'nin, devlet polisinin barınağıymış derler; eğer duygusal biri olsaydım, bu gerçek, duygusallıktan uzaklaşmama yardım ederdi mutlaka ama, duygusal değilim. Orta Doğu'daki durum bana, duygusal olamayacak kadar yakın, kişisel.
1952'den beri İsrail pasaportum var. On beş yaşımdan beri, müzisyen olarak dünyayı dolaştım. Londra'da yaşadım, Paris'te yaşadım, yıllar boyunca Chicago ile Berlin arasında mekik dokudum. İsrail pasaportum olmadan önce bir Arjantin pasaportum vardı; daha sonra bir İspanya pasaportu edindim. 2007'de ise dünyanın, İsrail sınırını geçerken aynı zamanda bir Filistin pasaportu gösterebilecek tek İsraillisi oldum. Tabir caizse, bölgeye yalnızca pragmatik bir iki-devletli çözümün (hatta daha da iyisi, kulağa saçma gelse de, üç devletten oluşan bir federasyon: İsrail, Filistin ve Ürdün) barış getirebileceğinin yaşayan kanıtıyım. Benim naif olduğumu, sadece bir sanatçı olduğumu söyleyeceklere cevabım mı ne? Çocukken Ben Gurion ve Şimon Peres'in ellerini sıkmış olsam da, siyasi biri değilim derdim: Beni daima politika değil de insanlık ilgilendirmiştir. Bu anlamda kendimi yetkin hissediyorum, bir sanatçı olarak da durumu tahlil etmeye özellikle ehil olduğumu düşünüyorum. Baba ve anne tarafından büyükbaba ve büyükannelerim 1904 pogromları sırasında Buenos Aires'e kaçan Rus Yahudileriydi. Ne yazık ki, annemle babama ailemizin tarihi konusunda daha fazlasını sormadım. Bir kere, aklım fikrim kendimdeydi, bir başka sebep ise sürekli bir değişim halinde oluşumuzun "normal" görülmesiydi. Ancak annemin annesiyle babasının hikâyeleri çok özeldir. Buenos Aires limanına geldiklerinde (büyükbabam 16 yaşındaymış, büyükannem 14), sadece ailelerin inmesine izin verileceği duyurulmuş; bütün diğerlerinin kotası tükenmiş. İkisi de yalnızmış, büyükbabam büyükannemi tuttuğu gibi "Hadi, evlenelim!" demiş. Evlenmişler. Karaya çıkınca, herkes kendi yoluna gitmiş. İki-üç yıl sonra tesadüfen yeniden karşılaşmış, birbirlerine âşık olmuş ve hayatlarının geri kalanını birlikte geçirmişler.
Bu büyükanne, tutkulu bir Siyonist'ti. Daha 1929 yılında, orada yaşanıp yaşanmayacağını görmek için üç kızıyla -on yedi yaşındaki annem dâhil- altı aylığına Filistin'e gitti. Öte yandan, babamın ailesi tamamen asimile olmuştu; "Kutsal Topraklar"ın onların gözünde hiç önemi yoktu, ta ki benim müziğe yeteneğim olduğu keşfolunana kadar. Birden, geleceğin bir sanatçısı olarak benim diasporada bir yerlerde bir azınlığın parçası olarak büyümemdense, bir çoğunluğun parçası olarak büyümem annemle babama önemli görünmeye başladı. Normalliğin, entelektüel gelişimimin temel bir unsuru olacağı inancı, tabir caizse, büyükannemin Siyonizminin ateşinin yakıtıydı: Barenboim ailesi İsrail'e göçme kararı aldı.

Memlekete Dönüş
Uzun seyahatteki ilk durağımız, şef İgor Markewitsch'in yaz master sınıfının son konserine katıldığım Salzburg'du. Yolculuğun tamamı, Montevideo, Rio, Sao Paulo, Recife, İsla del Sol ve Madrid'de duraklamak suretiyle 52 saat sürdü sonra da Roma'dan Salzburg'a trenle gittik. Dokuz yaşında bir çocuk olarak sadece İspanyolca konuşuyordum; biraz da, büyükannemden öğrendiğim Eskenazi dilini. Avusturya'da kalmayı planlamadığımız için bu pek sorun sayılmazdı, zaten çoğunlukla müzisyenlerle birlikte olacaktım. Buenos Aires'teyken herhangi bir Yahudi sorununun farkında olmasam da, Salzburg'da bunun farkına varmaya başladım. Bir gün Yahudi arkadaşlar beni Badgastein'a büyük bir şelâleye götürdüler ve Nazi döneminde Yahudilerin bu şelâleye atıldığını söylediler. Yahudi halkının kaderi hakkındaki ilk sezgimi burada edindim; o sıralar tam olarak anlayamasam da, annemle babamın anlattığı soykırım hikâyeleri beni derinden sarstı.
1952 Aralık'ında İsrail'e vardık. Kıştı, okul yılı çoktan başlamıştı, yeni bir alfabe ve yeni bir dil öğrenmek zorundaydım. Kolay olmaktan çok uzaktı, ama ben karmaşık olmayan, dışadönük bir çocuk olduğum için çabucak uyum sağladım ve bu da harikulade, çok yoğun bir yeni hayatın başlangıcı oldu. Her şey değişim ve ilerlemenin eşiğindeydi. Düşünün, futbol oynamayı öğrendiğim yer, sanki başka yer yokmuş gibi Tel Aviv sokaklarıydı. Daha sonra bir gençlik hareketinin parçası oldum, bıyıklı delikanlılar ile ruj süren kızlara nasıl tepeden baktığımızı hâlâ hatırlarım; onların yapay olduğunu, açıkçası önem taşımadıklarını düşünürdük.
Ailemin parası olmadığı için, başlangıçta bizi Brezilya'dan bir amca destekledi. Kızı şimdi Brezilya'nın Slovenya büyükelçisi, hiç değilse bir Barenboim bir yerlere geldi... Adıma gelince, ailem, yeni Yahudi İsrailli özgüveni ruhuyla, bu adı İbranice'ye çevirme konusunda teşvik edildi.
Örneğin, devlet adamı ve geleceği gören biri olarak büyük hayranlık duyduğum Ben Gurion, Polonya'nın Plonsk kentindendi, asıl adı da David Grün'dü.
Barenboim adıyla (Birnbaum, armut ağacının Eskenazi dilindeki versiyonu) asla meşhur olamayacağım konusunda annemle babamı ikna etmeye çalışan da oydu; Armutun İbranicesi olan Agassi'nin çok daha iyi olacağı duygusuna kapılmıştı. İnsanlar pekâlâ da benim İtalyan olabileceğimi düşünebilirdi. Ne var ki hiçbirimiz bu fikir konusunda fazla coşkulu değildik.
Doğruyu söylemek gerekirse, İsrail'de geçirdiğim süre fazla sayılmaz. Esas olarak 1952 ile 1954 arasındaki yıllarla ve 1956 ile 1960'ların ilk yılları arasındaki süreyle kısıtlı kaldı. Okulda değilsem eğer Zürih, Amsterdam ya da Bournemouth'ta konser turnesindeydim. 1954 kışında tanınmış ve müsamahasızlığıyla da tanınan Nadia Boulanger ile kontrpuan ve kompozisyon çalışmak üzere bir buçuk yıllığına Paris'e gittim. O bana ideal müzisyenin kalbiyle düşünüp, zekâsıyla hissetmesi gerektiğini öğretti. Annemle babam bütün seyahatlerimde bana eşlik etti, çünkü mümkün olabilecek en "normal" aile hayatına sahip olmam gerektiğini düşünüyorlardı.
1950'lerin Avrupa'sı, savaşın sonuçlarının derin yara izlerini taşıyordu. Her iki dünya arasında bir seyyah olarak, Avrupa ile İsrail arasındaki tezadı özellikle sert buldum. İsrail o sıralar akla gelebilecek en sosyal, idealist devletti. Neyse ki İsrail de, biz de aynı zamanda gençtik. Kimsede "Devlet için" çalışma fikri yoktu, çünkü böyle bir şey yoktu. Devlet resmen gözlerimizin önünde evrim geçirdi ve bizim idealizmimizle, günbegün kendimizi adayışımızla, çalışmamızla beslendi. İsrail'de bir Yahudi olarak yaşamak artık yalnızca Diaspora'da olduğu gibi sözümona serbest mesleklerle uğraşmak anlamına gelmiyordu (sanatçı, avukat, doktor, banker); aynı zamanda çiftçi, polis, asker ya da, icabında, suçlu olmak demekti. Devlet ve memleket, memleket ve devlet tek bir birim halinde birbirine karışmıştı.

Avrupa Kültürüyle Büyüdüm
İsrail sol hareketi, İşçi Partisi, 1977'ye kadar iktidardaydı; sık sık unutulan bir gerçektir. Yirmi dokuz yıl. Niye böyleydi? 1948'deki Bağımsızlık Savaşı'ndan sonra gelenekçilerin hiç şansı yoktu; savaş zaten kazanılmıştı. Dindar Yahudiler hâlâ Mesih'i bekliyordu. Yani bir tek sosyalistler kalmıştı. Rüzgâr ancak 1967'deki Altı-Gün Savaşı'ndan sonra değişti. "Halkın İsrail'i" fikri solup gitti. Birden Filistin bölgelerinden daha ucuza emek çıktı ve çok geçmeden, ilk İsrailli milyonerler belirdi. Sosyalist sistem dengesini yitirdi; İsrail fikri sarsıldı.
Ben İsrail'de, Avrupa kültürü ve değerleriyle büyüdüm; lisemin müdiresi sanat tarihçisiydi, Berlin Dahlem'de rastlayabileceğiniz türde bir kadın. Bu bana gayet iyi uyuyordu, çünkü asi ergen evremde Arjantinliler ile, İspanyol dili ile ya da Diaspora'nın hiçbir şeyiyle bir alıp vereceğim olmasın istiyordum. Bence bütün bunlar tarihti. Önemli olan İsrail'in bugünü ve geleceğiydi. 19 ya da 20 yaşında, Arjantin ordusunda zorunlu askerlik yapmaya çağırıldım. İki kere ertelemeyi başardım, nihayet İsrail vatandaşı olduğum için muaf tutulmam gerektiğini iddia ettim. Sonuçta, Arjantin pasaportumla İsrail hariç her yere, İsrail pasaportumla da Arjantin hariç her yere gidebilir hale geldim.
1966'da Londra'da çelist Jacqueline du Pré ile tanıştım. Hem kişisel, hem müzikal olarak birbirimize hemen ilgi duyduk ve evlenmeye karar verdik. Benim hiçbir etkim olmaksızın, Jacqueline, dinini değiştirip Musevi olmaya karar verdi. Yahudi olan birçok büyük müzisyen tanımasının yanı sıra sonunda çocuklarımız olacağı fikrinin de bu kararında rolü oldu. Dinini değiştirmesi, mesleği açısından her zaman bir nimet olmadı; "Yahudi müzik mafyası"na katıldığını okuduk, duyduk. 1967 Haziran'ında, Altı Gün Savaşı'ndan kısa süre sonra Kudüs'te evlendik. Müziğe pek aldırmayan Ben Gurion, düğünümüze gelmişti. Yahudi olmayan, İngiliz bir kızın ülkesiyle böyle şiddetle özdeşleşmesi onu etkiledi. 31 mayısta, savaş kaçınılmaz görünürken son yolcu uçaklarından biriyle İsrail'e uçmuştuk. Hemen hemen her akşam konser vermiştik. Sonuncusu 5 haziranda, Tel Aviv ile Mısır sınırının tam ortasındaki bir kasaba olan Beersheba'daydı. Biz arabayla evimize gitmek için konserden ayrılırken, ilk tanklar bize doğru gelmeye başladı.
İsrail 1967'den sonra Amerika Birleşik Devletleri'ne çok yakınlaştı -ille de yararına olduğu söylenemez. Gelenekçiler, "Yeni işgal edilen bölgeleri vermeyeceğiz" dediler. Dindar Yahudiler, "Bunlar işgal edilmiş bölgeler değil, özgürlüğüne kavuşturulmuş, İncil'de geçen bölgelerdir" dediler. Ve böylece sosyalizmin İsrail'deki sonu mühürlenmiş oldu. O günden bu yana Orta Doğu'daki ihtilâf, dünya politikası tarafından kullanıldı. Onlarca yıl boyunca patlayan şiddet hakkında manşetler gördük; bir savaş ve terörist eylemini bir başkası izledi. Bu ise durumu insanların zihninde iyice pekiştirdi. Bugün, Irak ve İran döneminde de başka bir şey okumak zor, ki, bu daha da kötü. Pek çok İsrailli, uyandıklarında Filistinliler'in gitmiş olacağı rüyasını görüyor ve Filistinliler de uyandıklarında İsrailliler'in gitmiş olacağının rüyasını görüyorlar. Her iki taraf da artık rüya ile gerçeği birbirinden ayırt edemiyor ve sorunun psikolojik nüvedesi de bu.
1960'lı yıllardan beri artık İsrail'de kendimi rahat hissetmiyorum. Orası benim memleketim, elbette; annemle babam orada yaşadı, ikisi de Kudüs'te gömülü. İsrail'de ne zaman savaş olduysa, orada çaldım: 1956, 1967, 1973. Müzik benim dilimdi, benim "silah"ım. Ancak, 1970'in kara Eylül'ünden sonra Golda Meir, "bu Filistinli lafı da nereden çıktı" dedi. "Filistin halkı biziz!" O noktada zihnimde bir şey tık etti: bu ahlâken kabul edilmez bir şey. Evet, Yahudiler'in kenoi devletlerine sahip olma hakkı vardı, ve bu devlete sahip olma hakları da vardı. Bu talep, soykırım ile ve 1945'in ardından Avrupalılar'ın suçluluğuyla daha da güçlenmişti. Ancak, ılımlı bir Siyonizm'in varolduğu; başlangıçtan itibaren bir Yahudi devletine sahip olma hakkının mevcut nüfus, yani Yahudi olmayanlar tarafından da kabul edilir hale getirilmesi gerektiğini söyleyen Martin Buber gibi insanların varolduğu kolayca unutuluyor. Öte yandan militan Siyonizm düşünce olarak daha fazla gelişmedi. Bugün bile bir yalan üzerine kurulu: Yahudiler'in yerleştiği diyarın boş olduğu yalanı.

Cesaret Gerek
Bugün pek çok İsrailli'nin, Filistinli olmanın nasıl bir şey olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktur. 180 bin kişi için bir hapishane olan Nablus gibi bir kentte yaşamanın nasıl bir şey olduğu hakkında. Orada restoran yoktur, kafe ile sinema da yoktur. Peki, ya meşhur Yahudi zekâsına ne oluyor? Adalet ya da sevgiden söz bile etmiyorum. İnsan neden Gaza şeridindeki nefreti beslemeyi sürdürsün? Asla askeri bir çözüm olmayacak. İki halk tek ve aynı topraklar için savaşıyor. İsrail ne kadar güçlenirse güçlensin, hep güvensizlik ve korku olacaktır. Bu ihtilâf kendi kendini ve Yahudi ruhunu yeyip bitiriyor, böyle yapmasına izin veriliyor. Asla Yahudiler'e ait olmamış topraklara sahip olmak, orada yerleşimler kurmak istedik. Filistinliler buna emperyalist bir provokasyon gözüyle bakıyor, haklılar da. Direnişleri tamamen anlaşılır bir şey. Anlaşılmaz olan kullandıkları yöntemler, uyguladıkları şiddet ve insafsızlık. Ama "hayır" demeleri anlaşılır bir şey.
Biz İsrailliler gerçekten de bu şiddete tepki göstermeyecek cesareti, tarihimize sahip çıkacak cesareti nihayet bulmalıyız. Filistinliler soykırımdan sonra kendimiz dışında biriyle ilgilenebileceğimizi bekleyemezler; varlığımızı sürdürmemiz gerekiyordu. Artık yaptığımıza göre, geleceğe birlikte bakmalıyız. Bunu yapabilecek İsrail Başbakanı henüz doğmadı. Esas olarak bugün, 1947'de, Birleşmiş Milletler Filistin'i bölmeyi oyladığında olduğundan daha ileride değiliz. Daha da beter: 1947'de insan iki uluslu bir devleti hâlâ hayal edebilirdi; altmış yıl sonra, bu havsalaya sığmaz görünüyor. Bugün İsrail halkı ikit-uluslu bir çözüme ilişkin olarak, ayrılıktan, boşanmadan söz ediyor: ne alaycılık ama! Boşanma ancak vaktiyle birbirini sevmiş olan insanlar arasında mümkündür...
Bu durum bana ıstırap veriyor ve yaptığım her şeyin bu ıstırapla bir ilgisi var: İsrail'de Wagner yönetiyor olsam da (ve kesinlikle bunu yapan ilk kişi ben değilim!), Knesset'te İsrail anayasasını okuyor olsam da, yazar Edward Said ile birlikte Batı-Doğu Divan Orkestrası'nı oluşturuyor olsam da, Berlin'de bir müzik anaokulu kuruyor olsam ya da -bu yakınlarda Kudüs'te olduğu gibi- iki halka konser veriyor olsam da... Bunların bazıları medya tarafından hak etmedikleri kadar abartıldı, yaptıklarımı yapıyorum çünkü biz Yahudiler'in her gün ne çok adaletsizlik işlediğimizi ve İsrail'in geleceğini ne kadar tehlikeye attığımızı görmek beni çıldırtıyor. Kulağa ne kadar alaycı gelirse gelsin, 1972'de değil de 1942'de doğduğuma memnunum. Bu durumda, İsrail Devleti'nin artık varolamayacağı bir günü görecek kadar yaşamayacağımı umarım; tıpkı klasik müziğin artık düşünmemiz ve hissetmemizde bir rol oynamayabileceği günü görecek kadar yaşamayacağım gibi.
Uzun yıllardır İsrail'de oturmuyorum ve dışarıdaki biri perspektifimin fena halde bilincindeyim. Bazen insanlar "Nedir bir Yahudi?" diye sorar. Cevabı şu: 2008'de Berlin'de anti-Semitik deneyimleri olmuş bir Yahudi, 1940'ta anti-Semitik deneyimleri olmuş bir Yahudi'den farklıdır. 1940'ın Yahudi'si kendini tehdit altında hissediyordu; bugünün Yahudi'si ise sadece kendi ülkesini düşünüyor, İsrail'i. Bugün "Seni anti-Semitik şahıs, ya bana nasıl muamele edeceğini öğrenirsin, ya da herkes kendi yoluna gider, nokta" diyebiliyorum. Esas farklılık bu. Ben Orta Doğu konusunda kısa vadeli bir kötümser, ama uzun vadeli bir iyimserim. Ya birbirimizle yaşamanın bir yolunu bulacağız, ya da birbirimizi öldüreceğiz. Bana umut veren ne? Müzik yapmak. Çünkü bir Beethoven senfonisinin, Mozart'ın Don Giovanni'sinin ya da Wagner'in Tristan ve İsolde'sinin karşısında, bütün insanlar eşittir.
(Taraf)

Ben Orta Doğu konusunda kısa vadeli bir kötümser, ama uzun vadeli bir iyimserim. Ya birbirimizle yaşamanın bir yolunu bulacağız, ya da birbirimizi öldüreceğiz. Bana umut veren ne? Müzik yapmak. Çünkü bir Beethoven senfonisinin, Mozart'ın Don Giovanni'sinin ya da Wagner'in Tristan ve İsolde'sinin karşısında, bütün insanlar eşittir.  
EkstraTümü »

» Cohen Nihayet Geliyor / Sadık Yalsızuçanlar
» 'Tom Amca Cazı' Tutmadı, Siyah Müzik Köklerine Dönüyor / Halil Turhanlı
» Neriman Hanım'ın Ölümü / Gökhan Özcan
» Zaman, Mekân ve Müzik / Rengin Soysal
» Ey Vefasız Yolcu! / Gökhan Özcan
Müzik DünyasındanTümü »

» Abbey Road'un Etkisi Sürüyor
» Cazdan Habersiz Kalmayın
» Albüm Kapaklarında Eskiye Dönüş
» Grammy Müzesi'nde Müziğe Dair Herşey
» Nintendo Wii'yle Orkestramı Kurup Yönettim / Hakan Gence

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Henüz yorum yapılmamış.

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
ELİF LAM RA (28.10.2011 - 00:02)
Yorum için üye olun!