« Anasayfa | Künye | Arşiv 21 Ekim 2020, Çarşamba
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
Yakın Plan
Ahmet Aksoy
Amerikan Kâbusu

İzlence
Mehmet Harmancı
"36": Kifayetsiz Muhterisin Resmidir

[ Sinema -> Sine-sohbet ]

"İlk Filmim: Nasıl Başladım?" - Serdar Akar "Gemide"

23.04.2007 - 20:39

Söyleşi: Berna Kuleli

Serdar Akar'la İstanbul'un bahar dolu kış günlerinden birinde aşağıdaki söyleşiyi yapmak için buluşuyoruz. Kulaklarımızda Erkan Can'ın sesi, "Bir memleket gibidir gemi... Her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır. Kaidelere uyulmalıdır, kanunlara, nizamlara..." derken, biz de Serdar Akar'la Gemide'nin de öncesine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz.

Sinemayla ilk buluşmanız yaşamınızın hangi dönemine denk geliyor?

Neredeyse, ben sinemada doğdum, diyebilirim. Dedemin Akyazı'da 'Yeni Sinema' adında hem yazlık hem kışlık sinemaları vardı. Ben 13 yaşındaydım, dedem artık çok yaşlanmıştı ve dayımlar da sinemadan ellerini eteklerini çekmişlerdi. Dönem, seks filmleri furyası dönemiydi. Biz, bu furya sadece bizde var sanıyorduk. Ne gariptir ki bütün dünyada aynı şey oluyormuş. Hemen ardından da Amerikan filmleri patladı... Bizim sinemanın hikâyesi Cinema Paradiso filmindekine çok benzer. Makinistin çocuk olmasına kadar her şey aynıdır. Bizim hikâyede, yıllar sonra ben yönetmen oldum.


Bir yandan 'Yeni Sinema'da çalışıp, bir yandan da filmleri mi izliyordunuz?

Bizim sinemanın gişesinde duruyor, bilet satıyordum. Akşam olunca paraları cebime doldurup, doğru eve, dedeme götürüyordum. Evet, bir sürü filmi bizim sinemada seyrettim. İlk hatırladığım film anneannemin kucağında izlediğim siyah beyaz Tarzan filmidir. Sonra Westernler geldi. Türk sinemasından ise Yılmaz Güney'in kovboy filmleri ve Ayhan Işık'ın filmlerini yine orada seyrettim. Anlayacağınız sinemada büyüdüm ve sinemada film izlemeyi çok seviyorum. Üniversiteden mezun olmamla askere gitmem arasında 8 aylık bir boşluk vardı. Her gün üzerime yeni şeyler giyip, tıraş olup, sinemaya gitmek üzere evden çıkıyordum. Bu bir törendi benim için. Her filme gidiyordum. Hepsini huşu içinde, anlamlar çıkararak izliyordum.


Sinemanın bu kadar içinde geçen bir çocukluktan sonra eğitim için İktisadi Ticari İlimler Akademisi'ne giriyorsunuz...

Evet, liseden sonra hemen İktisadi Ticari ilimler Akademisi'ne girdim. Ama okul yıllığında arkadaşlar benim için "Arkadaşımız Serdar bir gün yönetmen olacak" yazmışlardı. Bunu ben değil arkadaşlarım fark etmişler yani. Üniversiteyi bitirince askere gittim. Askerdeyken tekrar üniversite sınavına girdim. Ben ilkokula erken gitmiştim, bu yüzden de üniversiteyi 20 yaşında bitirdim. Bizim ülkemizde 20 yaşında bir çocuk ne istediğini bilemiyor, iktisadi Ticari İlimler Akademisi'ne girmemin para kazanmakla da bir ilgisi yoktu; öyle oldu ve o okula girdim. Daha sonra Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü'ne girdiğimde de gördüm ki, hemen hemen herkes başka üniversitelerden ayrılıp sinema okumaya gelmiş. İngiliz edebiyatını, tıbbı terk edip gelmiş insanlar vardı. Örneğin, Barda'nın görüntü yönetmeni Mehmet Aksın, Yıldız Üniversitesi Elektrik Bölümünden gelmeydi. Bizim okula mülakatla öğrenci alındığı için, gerçekten isteyenler geliyordu. Oysa şimdi öyle değil, üniversite sınavı sonucunda giriliyor. Bu yüzden şans eseri gelen de çok oluyor.


İlk film çalışmalarınız okulda çektiğiniz kısa filmler, öyle değil mi?

Evet, okulda hocaların atölyelerinde, onların sinema anlayışları doğrultusunda hikâyeler yazıp, senaryolaştırıp, sonra da çekiyorduk. Örneğin, ilk filmim olan üç buçuk dakikalık Haliç belgeselini İlhan Arakon atölyesinde çekmiştim. O filmler bizim için sınav kağıdından ibaretti. Onlara film gözüyle bakmıyorduk yani. Belki de bu yüzden yaptığım bir filmi başkalarının seyretmesi hissi çok tuhaf geldi bana. Çünkü filmi yaparken başkalarının seyredeceğini hiç düşünmüyordum. Biz bir iş yapıyorduk, sonra da arkadaşlarla seyredip çok eğleniyorduk. Kan Kardeşi isimli kısa filmimi Adana'da bir öğrenci filmleri yarışmasına göndermiştim. Orada başkaları da seyredince ve hatta beğenince, işin böyle bir tarafının da olduğunu fark ettim.


Bütün bunları anlatırkenki heyecanınız sinema bölümünde çok severek okuduğunuzu gösteriyor.

Tabii canım.


O dönemde başka sanat dallarıyla da ilgileniyor muydunuz peki?

Evet, en çok resimle ilgileniyordum. Hatta o zamanlar akademiye girerken, hangi bölüme başvuracak olursan ol, önce resim sınavına girerdin. Resim sınavını geçtikten sonra kendi bölümünün sınavına giriyordun. Ama sonradan öğrendim ki meğer Sinema-Televizyon bölümüne girmek için resim sınavına gerek yokmuş. Çok resim baktım. O zaman kitaplardan gördüğüm eserleri, şimdi Avrupa'da müzelerde görünce bir tuhaf oluyorum. "Aaa! Bu o!" diyerek kalıveriyorum karşısında, hatta utanıyorum, doğrudan karşısına geçip bakamıyorum. Biraz mesafeli duruyorum. "O bana bakıyor mu?" falan diyerek, önce önünden bir geçiyorum.


Gemide filmi uzun yıllar öncesinden planladığınız bir proje miydi?

Hiç uzun yıllara dayanan bir fikir değildi. Bir tema ve birbiriyle iç içe geçen üç hikâye düşündüm. Gemide ve Laleli'de Bir Azize'yi hemen yazdım. Onları yazınca üçüncü hikâyeye gerek kalmadı, ikisi her şeyi halletti. İkisi bir araya gelince de başka bir durum oluyordu. Gemide'yi bir haftada yazdım. Senaryolaştırılması da 15-20 gün sürdü ve neredeyse birebir çekildi. Çekilen senaryodan da, çekilmeden önceki halinden de attığım çok az yer var.


Peki senaryosunu yazdığınız bir projeyi nasıl oluyor da bir başkasının çekmesini isteyebiliyorsunuz? Örneğin Laleli'de Bir Azize'nin yönetmenliğini yapmış olmayı istemez miydiniz?

Onun tarzı, üslubu, her şeyi değişik olmalıydı. O yüzden Kudret Sabancı'ya verdim. Kudret'i tanımıyordum ama Mutfakta Biri mi Var? isimli kısa filmini izlemiştim. Bu filmi bildiğim için Azize'yi onun yapmasını istedim. Bir de Gemide ile aynı anda çekilmesi gerekiyordu. Gemide'nin çekimlerini durdurup Laleli'de Bir Azize'yi de ben çekebilirdim ama dediğim gibi onun tarzının değişik olması gerekiyordu. Ve bu da Kudret'e göre bir işti.


Gemide filmini çekerken maddi problemleriniz oldu mu?

Olmaz mı! Aslında şöyle söylemem lazım: Maddi problem olmadı, çünkü madde yoktu! Hakikaten yoktu. Ama para yok diye de senaryoda en ufak bir değişiklik yapmadım. Düşünebiliyor musunuz, filmde bir gemi olması gerekiyor ve hiç para yok! Bir arkadaş vasıtasıyla bulduk gemiyi. Geminin sahibine önce sadece senaryo yazıyoruz dedik. Sonradan bizim bir filmimiz var, sizin geminizde çekmek istiyoruz dedik. Adam bize kaç gün lazım diye sordu. 7 gün dedik. Bu gemiyi 7 gün size kiralasam, sülaleniz gelse ödeyemez, indirim yapsam gene ödeyemez, dedi. Doğruydu. Ama çekim yapmak istediğimiz zaman bayramdı. Ve bayramda gemi limanda duracaktı, bir de tadilat işleri vardı. O zaman bayram süresince çekin, dedi. Sonra tadilat bitince sefere çıkıp, yolda da çektik. Çekimler 17 gün sürdü. Geminin içi de komple dekordur. Yine paramız yoktu ama arkadaşlarımız vardı. Bizim için platolarını açtılar. O filmde şöyle bir durum var: Herkes benim film yapmamı bekliyordu, o yüzden telefon edip, film çekiyorum, artık film var mı diye sorunca, büroya yüzlerce kutu film geldi. HAKİKATEN, GERÇEKTEN hep beraber yapılmış bir filmdir Gemide. Hiç tanımadığım reklâmcılardan film geldi. Biz buna şöyle diyoruz: "sinerjik aura" (gülüyor).


Çekimler sırasında çok zorlukla karşılaştınız mı?

Çok zorluk çıkmadı; tek bir şey hariç. Filmin başında bir duman var. Onu çekmek çok zor oldu. 4 gün boyunca çektik ve hiç birisi istediğimiz gibi olmadı. Film bittiğinde biz hâlâ dumanla uğraşıyorduk. Aslında gece Laleli'de çalışmak da zordu. Ortalık sarhoşlarla, it kopukla doluydu. Bir gün de elektriklerin kesilmesi bizi çok uğraştırmıştı. Camda bir sürü ışık olması gerekiyordu ve Aksaray'da elektrikler kesildi. Bekledik bekledik, gelmedi. Sonra biz oradaki elektrikçilerden küçük ampuller bulup, kendimiz bir şeyler yaptık. Bir film çekilirken her şey ama gerçekten her şey olabilir.


Senaryoyu yazarken oyuncular kafanızda belirli miydi?

Hayır, belli değildi. Ben yazarken oyuncuları düşünmem. Oyuncuları sonradan bulurum.


Çekimler sırasında oyuncuların önerileriyle değişiklikler oldu mu?

Hayır, olmadı. Ben genellikle çekimler sırasında değişiklik yapmıyorum. Sadece oyuncular nasıl söylemek istiyorlarsa diyalogları öyle söylüyorlar. "Ben geldim" değil de örneğin "Geldim ben" gibi.


Gemide'de çektiğiniz ilk sahneyi hatırlıyor musunuz?

Tabii hatırlıyorum. Tren üst geçidinden çekim yapıyorduk. Alttan Yıldıray (Şahinler) geçiyor ve kamera tilt yapıyordu. Birinci plan oydu. Onu çektik ve hemen Duygu Bey'e telefon ettim; hocam ilk planı çektik diye. Ama o planı sonradan kullanmadık. Montaj başka türlü oldu ve o plana gerek kalmadı.


Gemide'yi tasarlarken ticari olarak da getirisi olsun diye düşündünüz mü?

Hayır, ticari kazancı düşünmedim hiç. Hâlâ da ticareti bilmiyorum. Ama Gemide'nin korsanını ben yapsaydım, şimdi çok zengindim. Türkiye'de hâlâ seyrediliyor. O zaman 12 yaşında olan çocuklar şimdi 19 yaşında oldular. "Abi filmini seyrettik, çok beğendik," diyorlar.


Öğrencilik döneminizde yaptığınız kısa film projelerinin ve sonrasında sektör çalışmalarınızın uzun metraj film çekerken ne gibi katkıları oldu?

Deneyimli olmak set hâlini çok kolaylaştırıyor. Okulda kağıtla kalemle çalışmayı öğreniyorsunuz. Ama objektiften bakmak başka bir şey. Bunu tecrübeyle sabitleyebiliyorsunuz. Sen bir hayal kuruyorsun; adam oradan gelir, oraya döner, kamerayı da buraya koyarım, oradan da şuraya oturur, arkasından kız kapıdan girer, gibi. Ama şöyle de bir durum var: kamerayı oraya koyuyorsun ve görüyorsun ki öyle bir şey imkânsız. Bunları öğrenip, önceden pratikte uygulamış olursan, sette bunlar başına gelmiyor. Mühim olan, problemleri önceden fark etmek. Her filmin kendine ait yüz bin tane problemi var. Bir de sinemaya ait problemler var. Sen bunları önceden çözmüş olacaksın ki, sette rahat edesin. Benim bu filmden önceki deneyimlerim olmasa Gemide'yi 17 günde çok zor çekerdik. Belki de hiç çekemezdik. Gemide olmak da zorladı tabii, içi dekor olmasa, biz o işin içinden çıkamazdık. Ama bunları önceden görüyorsun ve ona göre davranıyorsun.


Filmin çekimleri bitip de iş seyretmeye gelince -örneğin montajda ya da arkadaşlarınızla seyrederken- neler hissediyorsunuz? Sonra tabii bir de ilk halk gösterimleri, galalar geliyor.

Montajını yaparken, film baştan sona seyrediliyor aslında. Stüdyoda çalışanlar, arkadaşların, kameramanlar seyrediyor ve hepsinde başka türlü bir hava oluyor. Saçma belki ama tiyatro gibi. Her seyirciye göre benim filmden de aldığım şey başka oluyor. Gösterim salonundaki elektrik de insana geçiyor. Çok heyecanlandığım için galalarda seyredemiyorum ben filmlerimi. Gemide'nin galasında da girmedim mesela ama makine dairesindeydim. Bir aksilik olursa diye. Olur ya, ses gider, yanlış bobin bağlanır. Ama tabii tüm gösterimleri takip etmek imkânsız. Ancak aradan biraz zaman geçince filmlerimi izleyiciyle beraber izleyebiliyorum.


Film çekmeye başladıktan sonra, sinema izleyicisi olarak filmlere bakışınızda bir değişiklik oldu mu?

Bunun için okuldaki hâlimizi anlatayım. Birinci sınıftayken çok film seyrediliyor. Her filmden sonra, şurası şöyleydi, burası böyleydi, diye birçok konu eleştiriliyor. İkinci sınıfta seyrettiğimiz filmlerden sonra çıt çıkmıyor. Üçüncü sınıfta seyrettiklerimiz için ise sadece iyiydi veya kötüydü diyebiliyoruz. Sonra filmleri film gibi seyredememe dönemi başlıyor. Her filmi, sinema belgeseli gibi seyrediyorsunuz. Filmlerden 10 saat sürmüş matematik sınavından çıkmış gibi çıkıyorduk. Ama şimdi o dönem de geçti; artık ben de herkes gibi filmlerde ağlayabiliyorum. Tıpkı eskiden olduğu gibi...


İlk filminizi çektiğinizde kendinizi yönetmen olarak görüyor muydunuz?

Ben hâlâ kendimi yönetmen olarak görmüyorum, çünkü bu benim için meslek değil yaşam tarzı.

Altyazı, Aylık Sinema Dergisi, Sayı: 60, Mart 2007, s. 66-68.

Kurtlar Vadisi Irak ve Barda ile gündemden inmeyen Serdar Akarla hem ilk uzun metraj deneyimi Gemide'yi hem de çok daha öncesinde başlayan sinema macerasını konuştuk.  
VizyondakilerTümü »

» Zoraki Kral
» 127 Saat
» Kaçış Planı
» Ya Sonra
» İz Peşinde
İz BırakanlarTümü »

» Biraz Sakar Biraz Çirkin Fazlasıyla Komik Bir Fenomen: Kemal Sunal / Ahmet Aksoy
» Gerilime Bir Adım Daha Yakın Çekim: Brıan De Palma / Abdullah Ömer Yavuz
» Direnişçi Bir Makinistin Portresi / Zafer Işık
» Gerilime Bir Adım Daha Yakın Çekim: Brian De Palma / Abdullah Ömer Yavuz
» Sinema Literatürüne Spaghetti Western'i Kazandıran Adam: Sergio Leone / Ahmet Aksoy
Sine-sohbetTümü »

» Sadık Battal: "Bazı Yönetmenleri Akıl Hastanesine Kapatmalı" / Röportaj: Nuriye Akman
» Meslek Olarak Sinema-Kurgu - Kemalettin Osmanlı ile Röportaj
» "Delisin Dediler, Asıl Film Çekmesem Delirirdim..."
» Özhan Eren: "Komplekslerimizden Sıyrılabildiğimizde İyi Filmler Yapabiliriz"
» Abdullah Sidran: "Hayata Umutla Bakmak Zorlaşıyor"

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Henüz yorum yapılmamış.

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
ELİF LAM RA (28.10.2011 - 00:02)
Yorum için üye olun!