« Anasayfa | Künye | Arşiv 22 Temmuz 2018, Pazar
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
Siluet
M. Feyza Yarar
Genetik Miras: Vandalizm

Meşkler
Fatih Özkafa
Hat Sanatının Modern Yorumlara İhtiyacı

[ Tasarım -> Ustanın Gör Dediği ]

"Keçenin Son Delikanlısı..."

06.03.2008 - 01:48

Akhisar'ın sakin ve ağır başlı çarşısı erkenden uyanır. Esnaf her sabah ağır ama bildik hareketlerle mekanının kapısını açar ve bereket duasını eder. İşte o çarşının derinliklerinde Orhan Patoğlu'nun ıslak yün ve sabun kokan dükkanı saklıdır. O, ilk günkü heyecanıyla yüne nakış veren son keçecidir.

"Ben 1934 Akhisar doğumlu Keçeci Orhan Patoğlu. 1953 yılında vergi mükellefi oldum. Demek ki 53 yıldır bu mesleği yapıyorum. Ama aslında ben 63 yıldır keçeciyim. Çünkü daha küçük bir çocukken babamın dizinin dibinde bu işi yapmaya başladım."

Asker dönüşü birkaç iş denemesinden sonra yine keçeciliğe döner. 1959 yılında ilk yün tarama makinesini alır. İşlerini geliştirir, 70'li yıllarda ise tepme makinesini alır. Patoğlu için keçecilik sıradan bir mesleğin ötesinde tutku aslında. Öyle ki, keçeciliğin geçmişini anlatırken gözleri doluyor.

"Babam çalışırken beni dizinin dibine oturtur ve dışarıda yağan yağmurun sesi altında hep aynı hikâyeyi anlatırdı. Keçeciliğin geçmişi yünü yapağı haline getiren yayı, hallacı keşfettiğinden ötürü Hallac-ı Mansur'a kadar geriye gidermiş. Ama asıl pirimiz Ebu Said Libabid'dir. Bu muhterem zat, bugün bizim yaptığımız gibi keçeciliğin bütün işlemlerini yerine getirmiş, ayakla tepme işleminden sonra açtığı keçenin yünlerinin birbirine kaynaşmadığını ve çabuk dağıldığını görmüş. Tepme süresinin az olduğu kanaatine vararak tepmeye devam etmiş. Ancak tekrar açtığında yünlerin kaynaşmadığını anlar. Tepme işlemine kırk gün devam eden Ebu Said yine başaramayınca üzüntüsünden ağlamaya başlamış. Hem ağlayıp hem tepmeye devam ediyormuş. Keçeyi açtığında gözyaşlarının düştüğü yerlerdeki yünlerin kaynaştığını büyük bir sevinçle fark etmiş ve böylece tepme işlemi sırasında yüne su vermek gerektiğini öğrenmiştir. İşte şu gördüğünüz mübareğin sırrı sudur aslında."

Patoğlu daha sonra el emeği göz nuruyla yaptığı keçenin macerasını anlatıyor bize.

"Keçe, yıkanmış, temizlenmiş yünden yapılır. Koyunun sırtında yıkanmış ve Eylül ayında kırkılan yün bizim işimize yarar. Bizim bu yörede koyun iki kere kırkılır. Biri Hıdırellez zamanıdır. Bir de Eylül sonuna kadar kırkılır. Temiz yünü biz kabartırız. Ya yayda atılır ya da makinede. Sonra yün, yapacağımız işe göre düz zemine dökülür. Eğer nakışlı keçe yapmak istiyorsak, top tabir edilen ince keçelerden kesilerek elde edilen çubuk ve parçalar kullanılarak kalıp dediğimiz hasır üzerine nakış döşenir. Desenin üzerine de atılmış yün birkaç tabaka halinde dökülerek çubuklarla düzeltilir. Dökme işleminden sonra çok az ılık su serpilir. Bir uçtan başlanarak düzgün bir biçimde dürülür. Kalıbın üzerine düz keçeden yapılmış olan kalıpleş sarılır. Kalıp ipi ile sıkıca bağlanan dürüm tepme işine hazırdır. Tepme ayak ile yaklaşık yarım saat makine ile yirmi dakika kadar sürer. Sıra kaplamak işlemine gelmiştir. Çözülen kalıp üzerinde keçeleşmeye başlayan yünün kenarları düzeltilir. Bu işleme 'kapaklamak' yada 'çatkı' yapmak denmektedir. Tekrar tepme işlemine geçmeden önce sabun ile su verilir. Biz bu suya 'çılık' deriz. Dürülen yün bir saat kadar daha tepilir. Böylece yün keçeleşmiş olur. Bundan sonra yün pişirmeye gelir. Pişirme işlemi ya makine ile yada insan gücü ile hamamda ve atölyede yapılır. Pişirmek demek birbirine kaynatmak demektir. Sonra tekrar tepilir."

İyice kıvama gelen keçenin son aşaması perdahlamaktır. Elde tokmakla keçe düzeltilir. Asılır ve kurutmaya gönderilir. Artık keçe kullanıma hazırdır. Keçenin macerasının belki de en ilginç aşaması tepme. Şimdilerde makine ile yapılan bu işlem bir zamanlar ayakla yapılıyormuş.

"Eskiden bizim yöremizde keçe ayakla tepilir dizde pişirilirdi. Balıkesir'de ise çukurun içine girilir kol kuvvetiyle kolda pişirirlerdi. Urfa tarafında ise göğüste pişirirler."

Patoğlu daha sonra yaptığı keçe çeşitlerini sayıyor.

"En çok kepenek yaparız. Kepenek çobanların en birinci yardımcısıdır. Çünkü yazın üzerine atar gölge olur, kışın üstüne oturur, yağmurda giyer. Katiyen su ve nem geçirmez. Beyaz ve mor yünden yaparız. Dikişsiz türü dikişli kepeneğe göre daha kıymetlidir ve yapımı ustalık ister. Eğer çoban kepeneğini iyi pişirirsen kurşun atsan geçirmez."

"Daha sonra yaygı keçesi dediğimiz köylülerin halısı gelir. Desenlisi desensizi ve çeşitli boyları olur. Alakeçe de deriz buna."

"Bunlar keçeciliğin en çok rağbet edilen iki kalemidir."

"Başka Saraç Keçesi vardır. Semer Keçesi de eğerin üzerinden geçirilerek atın sağrısını örten çeşittir. Hayvanların beline konan Ter Keçesi, Paspaslar ve Ütü Keçesi diğerleridir. Sanayi Keçesini de unutmamak lazım. Mesela ben mermerleri parlatmak için Zımpara Keçesi bile yaparım. Bunlarla fayans ve mermer parlatılır. Eskiden süt keçesi yapılırdı. Bu kazanda kaynamış sütün üzerine örtülür böylelikle sütün hem yavaş soğuması hem de toz topraktan korunması sağlanırdı."

Orhan Patoğlu'nun bu saydıkları kendi değimiyle "ahir zaman" işleri olarak kalmış keçeler. Şimdilerde esas rağbet turistik antika keçelerde.

"Bunlarda sürüm daha fazla artık. Hediyelik, minyatür kepenekler, heybeler, külahlar. Özellikle folklor ekiplerinin, Mevlana ekiplerinin, Mehter Takımlarının ayrı ayrı kalıpları vardır. Sipariş aldıkça onları yaparız."

Şimdi sıra geldi keçenin o müthiş renkli nakışlarına.

"Kaz ayağı, boydan roba, tepsi göbek, saksılı, güllü, laleli deriz. Bunlar hep dededen atadan gelen motiflerdir. En çok göbek nakışıyla uğraşırız. Düz Göbek vardır mesela, kırma kenarlı daire içerisinde birbirini çaprazlama kesen çizgilerden meydana gelir. Kırma Göbek is düz göbek motifindeki çaprazlama kesişen çizgilerin sekiz kollu yıldız motifine dönüştürülmesi ile oluşur."

İşte yarım asrı aşan süredir ıslak yünün içinde el emeği ve göz nuruyla bir dünya yaratan Osman Patoğlu ve onun sevdalısı olduğu keçenin hikâyesi. Patoğlu, Akhisar'ın son keçecisi. Bu macera onunla bitecek. Ama tokmağının ve yayının sesi güzelim Ege koyaklarında hep yankılanacak...

Derleyen: M. Feyza Yarar

Kaynak: http://sessizkule.blogspot.com, Ahmet Büke, Fotoğraflar: Birol Üzmez

Bu bölümde unutulmuş demeye dilimizin varmadığı, zaman ve mekan değiştirip dekorasyon nesnesi halinde varlığını devam ettirmeye çalıştığına inandığımız geleneksel el sanatlarımıza ve en büyük sermayeleri "kanaat" olan zanaatkarlarımıza yer vermeye çalışacağız.  
YAZININ GÖRSELİ:
EkstraTümü »

» Mimarlık İhtiyacı / Ertuğ Uçar
» Fotoğraf Üzerine Okumalar - 1 / Fatma Erbaş
» Picasso ile Yunus Emre / Gökhan Akçura
» Heybesinde "Karıncaların Sözlüğü"nü Taşıyan Yolcu: Hasan Aycın / Adem Turan
» Koruma Kültürüne Bir Bakış; Bir İngiliz Kasabası... / İrfan Önal
Ustanın Gör DediğiTümü »

» "Bir Deryâ Ki Kündekâri..." / İrfan Özfatura
» "Keçenin Son Delikanlısı..."
Tasarım SohbetleriTümü »

» Hakan Gürsu ve IDA 2007 Ödüllü Projesi: Volitan
» Emre Arolat: "Mimarlık benim için bir dünya görüşü üzerinden şekillenen ve o denli tutarlı olan bir iş üretmektir."
» Turgut Cansever: "Kuleler, insanlığın içine düştüğü gurur ve yanılgıların eseri"
» Rem Koolhas ile Mimarlık, Kent ve İstanbul Üzerine

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Henüz yorum yapılmamış.

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
ELİF LAM RA (28.10.2011 - 00:02)
Yorum için üye olun!