« Anasayfa | Künye | Arşiv 12 Mart 2026, Perşembe
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
Edeb Yahu
Nedret Kudret
Erdem Bayazıt Ey!

Gölgelik
Köksal Alver
Tek Söğüt

Dil Ağacı
İbrahim Demirci
Kafı Yutanlar

Kelimeler ve Şeyler
Abdullah Harmancı
Seni Ne İhtiyarlattı?

Mızrak ve İlmihal
Ahmet Murat
İmamın Hatırlanışı

Saksağan
Osman Özbahçe
Dünya Aklıma Yatmıyor

Şiir Çıkmazı
Mehmet Solak
Kimi, Nereye Götürür Şiir?

[ Edebiyat -> Metinler ]

Tufandan Önce / Abdullah Harmancı

01.04.2000 - 16:00

Sevgilimin gelmesine saatler vardı. Mağaranın bir köşesine sinmiş bekliyordum. Ayağa kalktım, dağın en yüksek noktasına tırmandım. Kırmızı taşlardan birinin üzerine oturdum ve çevremi izlemeye koyuldum. Keyfim az çok yerine gelmişti. Fakat bi aksilik oldu. Babam çıkageldi az sonra. Tuhaf bir hal vardı üzerinde. Bir şey söylemeden doğruca yanıma gelip elimi tuttu. Ayağa kalkmış bulundum. Bu hareketi kendisine hürmeten yaptığımı düşünebileceği geldi aklıma. Kendime kendime -ama kendime- sövdüm. Evet, elimden tuttu babam. Sandım ki bir felaket haberi verecek. Annemin ya da kardeşlerimden birinin ölümünü bildirecek. Davudi sesiyle şiir okuyormuş gibi konuşmaya başladı. "Bu sana son ihtarımdır." dedi. "Şu göğe bak, şu denize, şu nevruzların çalkanışına bak, şu kardelenleri görüyorsundur umarım; onların ayakları olsaydı onlar da sığınacak bir yer ararlardı kendilerine. Bulutla toprak birleşecek evlat, bulutla deniz birleşecek!"

Babam konuşurken uzun sakalının ucu çenesinin hareketleriyle, öne arkaya savrulup duruyordu, ve bu, benim öfkemi daha da artırıyordu. Ona öyle, bütün bu karanlıkların sebebi sensin, der gibi baktım. Şalvar donuna, düz yakalı gömleğine, uzun sakalına. Hayatımı hiç istemediğim sokaklara yönelten kişiydi bu adam. Herkes gibi olmama izin vermeyen kişi. Şehrin sokaklarında yürürken insanlar birbirlerine beni gösterip "Felanca adam var ya, işte bu onun oğlu." diyorlardı. Sevgilimle yan yana dolaşamıyorduk. "Felanca adamın oğlu, sen ha! İnsan babasından utanır oğlum!" diyerek alay ediyorlardı bizi gördükçe.

Evet, babam hâlâ yanımdaydı ve ben her zamanki kadar yalnızdım. Her zamanki gibi güçsüz hissediyordum kendimi. Ve ben aslında. Ne yapmam gerektiğini yani. Bilmiyor değildim. Ama içim istemiyordu, bir eyleme girişmek heyecanını bulamıyordum kendimde. Bir dağın doruğunda dikiliyorduk. Konuşuyordu babam. Onu duyuyor fakat neler söylediğini anlamıyordum. O an. İşte o an bir şey oldu. Sanki Allah bir fırsat daha verdi kalbime. Sanki içimin direnci söndü. O an, yani dağlar koyulaşırken, deniz yeşilden maviye, maviden siyaha dönüşürken, gökler sevimliliğini yitirmeye yüz tutmuşken, ben, yanı başımda dikilen ve artık istediği şeyi yapmam için neredeyse diz çöküp ağlayacak duruma gelen babama baktım. Bu şalvar donlu, bu uzun sakallı adam benim babamdı ve ben onu bir kez oldun baba diye çağırmamıştım. Hiçbir seslenme kelimesi kullanmamıştım konuşmalarım sırasında. Mutlaka gerekmezse konuşmazdım zaten. Ona bir kere olsun gülümseyerek bakmamıştım. Evet... bakmamıştım...

Böyle kendimle boğuşurken babam durup yüzüme baktı. "Söyle oğlum!" dedi "Gelecek misin?" Evet demeye, tamam demeye, geleceğim demeye ne kadar da hazırdım. Fakat boğazımı sıkan o garip düğüm... Belki de her oğulun babası için gizlediği o garip öfke... Hiçbir şey söylemedim. Babamın gözleri belirsiz bir noktaya saplanıp kalmıştı. Uzun süre durdu öylece. Sonra hızla ayrıldı yanımdan. Hiçbir şey söylemeden. Bense, kurumuş bir incir ağacı gibi kalakaldım orada. Uzun zaman hep o halde bekledim. Kımıltısız. Ne yapacağımı kestiremeden. Ta ki omzuma bir el dokundu. Baktım. O. Sevgilim! Kucakladım onu birden. Kollarımla güçsüz bedenini sardım. Ama o bir tuhaftı. Beni cılız kollarıyla itti. "Olanlardan haberin var mı?" dedi. "Anlaşıldı, babam seninle de konuşmuş!" deyip mağaraya doğru çekiştirdim onu, mukavemet etmeyeceğini sanıyordum. Tabak kadar düzgün yüzü, kömür karası gözleri, rengi nedense solmuş dudaklarıyla... "Hayır!" diye bağırıverdi. "Baban haklı olabilir, bir kez olsun önem ver adamın sözlerine, düşün bunları ne olur!"

Sevgilim sözlerini bitirdiğinde, çevremizde ansızın doğuveren bir rüzgâr, nevruzların, kardelenlerin yapraklarından, denizin simsiyah kabuğundan, dağların kararan bağırlarına uzandı. İkimiz de ürpertiyle etrafı süzdük. "Bak!" dedi sevgilim, "Ben gidiyorum... geliyor musun?" Halbuki gitmek düşüncesi yavaş yavaş oluşuyordu benim kafamda da. Fakat sevgilimin böyle konuşması sinirlerimi bozdu. Boğazıma binlerce düğüm atıldı sanki. Çocukluğumda kardeşlerimin canını yakıp onları ağlattığım zamanlarda da olurdu bu. Gözlerime doğru bir akıntının başladığını anımsıyorum. Daha düne kadar beni manyakça sevdiğinden emin olduğum bir kadının bu sözleri gururuma dokundu. Hışımla sırtımı döndüm ve mağaraya gidip büyük minderin üzerine attım kendimi. Geleceğinden, beni iknaya çalışacağından emindim. Ama gelmedi. Az önce onunla konuştuğumuz yerde bekliyor olabilir miydi? Gidip baktım. Bulamadım. Yoktu. Gitmişti. Hiç ummadığım şey olmuştu. Oysa ben... Oysa ben onunla...

Niye saklayayım ki: O an sıcaklığına sığınacağım bir insan aradım. Bir anne, bir baba, bir sevgili, bir arkadaş, bir kardeş... ama yoktu kimse ve ben kararan göklerin altında yalnızdım. Şimdi şimdi düşünüyorum da, o saatte bile her şeye yeniden başlayabilirdim. Her şey hâlâ mümkündü. Ve sanki çevremdeki meleklerin ağzımdan çıkacak bir tek tövbe sözcüğünü kaydetmek üzere beklediklerini görür gibi oldum. Ancak bu o kadar güç geldi ki bana... Yapamadım. Rüzgâr, elbiselerimin uçlarını, uzun saçlarımı savurdukça savuruyordu. Dağın eteklerinden gelen dalga sesleri giderek güçleniyordu. Ve bu seslerin de benim için yollanmış birer uyarı olduklarını düşündüm. Her şey hâlâ mümkündü. Ama olmadı. mağaranın girişine oturup bir sigara yaktım. Hafızamın bu bölümünde bir boşluk var. Uyumuşum galiba. Uyandığımda derin, koyu bir karanlıktı beni karşılayan... Her şey bitmişti sanırım. Ya da her şey başlıyordu demek daha doğru: Ağır adımlarla mağaranın ağzına doğru yürüdüm ve duyuverdim:

Denizler denizlerle, rüzgârlar rüzgârlarla, bulutlar bulutlarla anlaşmıştı. Taş taş ile, kuş kuş ile sözleşmişti. Dünyanın bütün denizleri, bütün rüzgârları, bütün dağları, bütün tepeleri, bütün kuşları, bütün böcekleri, usul usul, kımıl kımıl, ama bilerek, ama hınçla, ama öfkeyle, ama yeminle geliyorlardı. Anladım ki bu karanlık sonunda şafak bir karalık değil. Anladım ki bu öfkenin hışmından beni kimseler kurtaramayacak. Anladım ki cezam yakın... Öyle bir secdeye kapandım ki... Sormayın gitsin!

Sevgilimin gelmesine saatler vardı. Mağaranın bir köşesine sinmiş bekliyordum.  
YarışmalarTümü »

» Öğretmenler Duysun Öğrenciler Katılsın
» Alvarlı Efe'de İlâhi Aşk Konulu Yarışma
» Ceyhun Atuf Kansu Ödülü Başvuruları Başladı
» Cemal Süreya Ödülü'ne Başvurular Devam Ediyor
» Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri
e-sohbetTümü »

» Rasim Özdenören: "Herkes Yaptığı İşin Hakkını Vermeli" / Söyleşi: İslam Doğan - Ahmet Biçer - Mehmet Emre Küçüktürkmen
» Cihan Aktaş: "Müslümanlar Sağcılıktan Ayrışmaya Devam Ediyor" / Röportaj: Nurullah Turan
» Turan Koç: "Düşünce Varlıkla Buluştuğu Yerde Şiirleşir" / Röportaj: A. Ömer Yavuz - M. Derviş Dereli
» Halit Esendir: "Siyaset ve Eğitimle Uğraşan, Gündemi Takip Eden Herkesi İlgilendiren Bir Eser" / Röp: Yüsra Mesude
» Mustafa Özçelik: "Nasreddin Hoca'yı Mevlana ve Yunus Emre'den ayırmak mümkün değil" / Röportaj: Yüsra Mesude
Edebiyat DergilerindenTümü »

» Düşman Kazanma Sanatını Bilen İnsan / Sami Güçlü
» Hamdolsun Teşrifatçı Değilim / Hüseyin Akın
» Babam Gelmiş Babam Gitmiş Türkiye Varmış Türkiye Yokmuş / Osman Özbahçe
» Epik ve Dramatik Şiir Hakkında / Goethe-Schiller
» Evden Bozma Bir Pansiyon / Hayriye Ünal

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Henüz yorum yapılmamış.

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
Dostluk Güneşi (29.10.2021 - 11:34)
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
Yorum için üye olun!