« Anasayfa | Künye | Arşiv 4 Aralık 2022, Pazar
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
Edeb Yahu
Nedret Kudret
Erdem Bayazıt Ey!

Gölgelik
Köksal Alver
Tek Söğüt

Dil Ağacı
İbrahim Demirci
Kafı Yutanlar

Kelimeler ve Şeyler
Abdullah Harmancı
Seni Ne İhtiyarlattı?

Mızrak ve İlmihal
Ahmet Murat
İmamın Hatırlanışı

Saksağan
Osman Özbahçe
Dünya Aklıma Yatmıyor

Şiir Çıkmazı
Mehmet Solak
Kimi, Nereye Götürür Şiir?

[ Edebiyat -> Ekstra ]

Bir Uyanış Öyküsü

Sadık Yalsızuçanlar

27.02.2006 - 02:49

Leyla İpekçi'nin ipeksi anlatımından okuduğum Başkası Olduğun Yer, bir hakikat'e uyanış öyküsü. Bu, hem bir insanın gözünü gerçeğe açışının hikayesi hem de bizim son yüzyıldaki maceramızı doğru kavramamıza imkan verecek çağrışımlarla örülü bir ibret ve hikmet belgesi.

Onu okurken Beşir Fuad geçti gözlerimden örneğin. Trajik bir resim olarak Abdullah Cevdet belirdi. Hikayelerinin mekanı Dersaadet olmasına rağmen, hiçbir zaman Süleymaniye'yi, Fatih'te yükselen o görkemli mabedi, Yahya Kemal'in, Tanpınar'ın kimileyin birer müstağrib gibi anlattıkları Kocamustafapaşa'nın, Üsküdar'ın 'dost ışıkları'nı dahi göremeyen o tuhaf anlatılarıyla Halit Ziya dolaştı. Kendi toprağında, çalıştığı kurum adına bir alan araştırması yapmak üzere bir Avrupalı gibi dolaşan Mehmed Rauf'u, Yakub Kadri'yi, Reşat Nuri'yi hatırladım. Sıkıştığı dar alanda 'küçük' ve gayrimüslim insan'ın öyküsünü anlatırken, buradan kozmik bir gerçekliği, o hakiki insanı, insan-ı kamil'in sınırlarını keşfetmeye ciğerleri yetmeyen Sait Faik'i... anımsadım.

Rabiatü'l Adeviye'nin bilge duruşu

Herkes bir sırrı söylemek üzere gelirmiş. Başkası Olduğun Yer'in yazarı ise bize, Rabia'nın o muazzam nefesini duyurmak üzre gelmiş: 'Bir kalp bekçisi olmak üzre donatıldım. İçimdeki hiçbir şeyin dışarıya çıkmasına, dışarıdaki hiçbir şeyin içime girmesine izin vermem.'

Rabiatü'l-Adeviyye'nin, bize bir bilgenin duruşunu tasvir eden bu sözleri, belli ki modern yaşamın kaosu içinde kıvranan postmodern zamanlardan bir okur yazarın elinden tutmuş, onu yeni bir vakte uyandırmış. Vakt için bilgeler, 'insanın içinde bulunduğu, büründüğü hal' derler. İnsan zamanının çocuğu değildir, halinin ürünüdür. İbnü'l-vakt tabiri bunu anlatır. Yani insan büründüğü hal üzredir ve o halin çocuğudur. Başkası Olduğun Yer'in yazarı, bir yangının içinden geliyor belli ki. Onun zamanı, yatsı'yla başlıyor. Bir yatsı vakti (ki zamanı da, anı sonsuzlaştıran bir eylemle niteliyor) başlıyor hikayesi.

Bu hikaye, aslında seksen hatta yetmiş ve altmışsekiz kuşağının da içinden geçip geldiği yerden başlıyor. Yaşamı anla, anın hazlarıyla ve gafletiyle sınırlayan, sahte toplumsal ve ahlaki idealler uğruna onu kurban veren bir kuşağın içinden geçiyor. Bir Ramazan ayında başlıyor aslında bu macera. İpekçi, hepimize olduğu gibi, kendisine ilkokul birinci sınıftan itibaren sunulan ezberci, pozitivist, şabloncu, içeriksiz ve insani kalitelerden yoksun bir zihinsel grameri tuhaf bir biçimde fark etmeye ve terke başlıyor. Öyledir, Ramazan böylesi bir rüzgar estirir ve çoktandır dünyamızdan çekildiği söylenen o semavi sofranın kırıntılarından bir zerresini sunarak nice çaresiz ve yalnızı o kör kuyulardan çekip çıkarır.

Siz Heidegger'in, 'dünyanın nuru çekildi' sözünü fazla ciddiye almayın. Kulak verin ama ciddiye almayın. Belki de bu, kendisini ciddiye almamayı öğrenmişlere sunulan bir armağandır. Kendi kişisel doğasının sınırlarına hapsolmanın acısını belki de en çok yaşayan bizim okur yazarlarımızdır. Yazdıkça tanrılaştıklarını hissederler. Öyle ya yaratıyorlar. Üstün insanlar. Bir dünya kuruyorlar, yoktan var ediyorlar. Karakterler, tipler üretiyorlar. Bunları hiçlikten çekip çıkarıyorlar. Sonra on binlerce insan okuyor ve 'bilinçleniyor', 'aydınlanıyor'. Karanlıktan kurtuluyor. Dünyayı, varlığı, var olanı anlıyor, gerçeği öğreniyor... İpekçi, bütün bunları boşvermiş görünüyor. Bildiğini sandığı her şeyin bir anda bir saçmalıklar yığınına dönüşüp, gerçeklik adına buharlaştığını fark ediyor. O zaman, yani cahilleştiğinde fark ediyor.

Doğrudur, yine bilgeler, insanın İlahi hakikat'e açık ve hazır hale gelmesi için, 'ümmi' olması gerektiğinden söz ederler. Ancak 'ümmiyyun' olanlardır ki, yani bildiklerini unutanlar, Latife Tekin'in o enfes anlatımından okuduğumuz gibi, 'Unutma Bahçesi'ne girenlerdir ki, Hakikat'in çeşitli görünümleri onlara açılır. Bu, bir bakıma, insanın kişisel algısını silmesi ve benliğinden vazgeçmesidir. Öyle de denir, sadakaların en büyüğü, insanın bizatihi kendini, benliğini tasadduk etmesidir. Bu ise, ölmeden önce ölmesidir, yani kendi kişisel doğasının sınırlarından kurtulması, egosundan vazgeçmesidir.

Bizim, yaygın ve örgün eğitim öğretim kurumlarında karşılaştığımız 'bilgi' ve tutum, bunun ayrımsanmasını değil, kökleşmesini sağlama konusunda ısrarcıdır. Biz, her şeyi bilebilir, anlayabilir, her şeye müdahale edebilir ve denetleyebiliriz. Her şey bizim elimizdedir. İşte trajedimiz tam da burada başlar. Çok güçlü olduğumuza inanır, her şeyin irademize münhasır olduğuna kanarız... Oysa öyle bir an gelir ki, o muazzam gücümüz, küçücük bir durum/ olay karşısında hiçleşir ve siliniverir. O zaman Leyla İpekçi'nin o güzelim anlatımından izleyebildiğimiz sürecin de başlama ihtimali beliriverir. Bizim en güçsüz olduğumuz an, hakikatle en çok temas kurma imkanımızın belirdiği andır. Gücü güçsüzlüğünde olan en görkemli yaratılmış bizizdir, o an fark edebiliriz. Aksi de olabilir ve benliğimizin kara deliğine tümüyle gömülüp orada büsbütün yok da olabiliriz. İpekçi, o kritik eşikten dönme lütfuna erişmiş olmanın yüksek hazzı içinde... Mutluluğun kesinsiz olanına, huzur'a ulaşmanın keyfini çatıyor: 'Bilim ışığının, din mumunu söndürmesi koşuluyla başlıyordu halbuki bizim aydınlanma çağımız. Bilimin dinin zıddı olmadığını, dağarcığımızda ikiliklerin ötesine çıkmadan bu ayrımlara varamayacağımı henüz algılayamamıştım. Bu hayret ve hayranlık günlerimden birinde, yeni basılmış bir kitap dikkatimi çekmişti rafların gerisinde: Harflerin İlmi.

İçindeki başka 'ben'

İşte İbn Arabi'nin de, Farabi ve İbn Rüşd ile birlikte ve ayrı ayrı, İbn Meserre, İbn Münevver, Mısri, İbn Tufeyl, İbn Haldun ve el-Cevziyye ile art arda bana gelmeleri böyle başladı. Erhan, Roma'da Vatikan'ı gezerken, ben, kelimelerin anlamlarının bizzat onları oluşturan harflerde gizli olduğu bir dilin alfabesiyle, rakamlarıyla tanışacaktım. Endülüs'ten Medine'ye... İlahi sırların etimolojik özlerine açılmaya başladıkça, Kabe'nin, Mirac'ın, Vahiy sürecinin hakikat kabukları, sonsuz sayıdaki kabuğun en dıştakileri bile olsalar, soyulmaya başlayacaktı yavaş yavaş. (...) Telefonların fişini çekmiş, perdeleri indirmiştim. Ancak, Kaşani'nin, Konevi'nin, İzutsu, Chittick ve Schimmel'in, Konuk'un, Nablusi ile Buhari'nin ve onlarca başka sırdaşımın ruhu benimleydi. Görünmez ama bilinir bir halkaya dahil olmuştum.'

Demek ki, tasavvuf edebiyatından 'yararlanılmaz', o halkaya dahil olunur. O halkaya girmeden, o meclisin içinden yapılan konuşmanın 'imge'lerinden 'metinlerarasılık'sı bir profesyonel oyunla devşirmeler yapılmaz. Bu, insanın kendisini aldatmasıdır. Oraya talip olunur ve eşikte beklenilir. Ne zaman çağrı vaki olunursa, ne zaman bir el uzanıp içeri alırsa insan girer ve oradan konuşmaya başlar. İpekçi'nin bu samimi gerçeği, bize, kendi inisiyatik damarlarından koparak, trajik yerlere savrulanların da resmini sunabiliyor.

Öylesi bir trajedi ki bu, bir an olsun kendi gerçeğine ilişkin, yaşamın anlamına, ölüme, ötesine, kendi toprağına, özüne, toplumsal gerçekliğine ilişkin düşünmeyi, beyni patlarcasına düşünmeyi akletmez, buna girişmez. Kendini oyalar, aldatır, kendindeki ilahi merkezden uzaklaşmak için binbir dereden su getirir. İsmet Özel, bir zamanlar, 'sen neden burada değilsin?' diye sormuştu. İpekçi, bu soruyu yeniden soruyor o yerden. Neresi mi orası? Başkası Olduğun yer kuşkusuz. Bir an için kendine kendi egonun içinden değil, içindeki başka bir benden baktığın yer...

Zaman Gazetesi, 12.02.2006

Leyla İpekçi'nin ipeksi anlatımından okuduğum Başkası Olduğun Yer, bir hakikat'e uyanış öyküsü.   
KırkpâreTümü »

» Suç Bende / Deniz Işık
» Sesinden İçmek Senin / İnci Okumuş
» Gittin / Ramazan Özer
» Akasya Ağacı / Atilla Akın
» Son / Senem Gezeroğlu
Tekrar YayınTümü »

» Simetrim Kalkıyor Breh / Vural Kaya
» Edebiyat Ödüllerinin Günahı ve Sevabı / Refik Durbaş
» Yüzdeki Tırnak İzleri ve Pamuk Terörü / Kaan Arslanoğlu
» Sözleşme-II / Seyhan Arslan
» Meczubun Kefaret Bandoları / Vural Kaya
YarışmalarTümü »

» Öğretmenler Duysun Öğrenciler Katılsın
» Alvarlı Efe'de İlâhi Aşk Konulu Yarışma
» Ceyhun Atuf Kansu Ödülü Başvuruları Başladı
» Cemal Süreya Ödülü'ne Başvurular Devam Ediyor
» Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Henüz yorum yapılmamış.

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
ELİF LAM RA (28.10.2011 - 00:02)
Yorum için üye olun!