"Sanatçı, adeta, bilmediğimiz bir dünyadan, bir kaza sonucu, dünyamıza düşmüş bir yaratıktır." (Sezai Karakoç)
Üstadın söylediği gibi sanatçı herhangi biri değildir hatta bu dünyadan biri de değildir. Peki sanatçı nerelidir ya da nereden gelmiştir? Nerededir? Bilmiyoruz fakat gerçek olan şu ki; bu dünya sanatçının değerini bilmiyor. Şair, öykücü ve romancıların sanatlarını insanlara anlatmak zorunda olması kadar zor ve acı bir şey yoktur. Şair, şiirin ne olduğunu, ne işe yaradığını, niteliklerini, nasıl okunması gerektiği... vb. gibi sorular hakkında araştırmalar yaparak okurlarını aydınlatmak mecburiyeti duyuyor. Oysa onun yapması gereken sanatını icra etmek. Şair, şiirini; öykücü, öyküsünü; roman yazarı ise romanını yazmalıdır.
Öykü yazarı Necip Tosun'un "Hayat ve Öykü" (Hece Yay.) isimli inceleme kitabını okurken hep yukarıdaki sorular takıldı kafama. Öykü alanında Ömer Lekesiz gibi yazarlara, eleştirmenlere ne kadar çok ihtiyacımız olduğuna şahit oldum. Çünkü bir öykücü öyküsüyle haşır neşir olmalıdır.
Necip Tosun "Hayat ve Öykü" kitabında okurun kitaba hangi bakış açısıyla bakması gerektiğini önsözde veriyor. Diyor ki "Aslında bu yazılara biraz da yaptığı işi anlamaya çalışan birinin sorduğu sorular, vardığı sonuçlar, yaptığı düşünce egzersizleri olarak bakılabilir."(S.8) Kitap okunup bitirildikten sonra Necip Tosun'un yapmış olduğu işi hakkıyla anladığı ve yaptığını görüyoruz. Kitap, Türk Edebiyatında öykü alanında büyük bir boşluğu doldurabilecek değerde. O yalın, akıcı üslubuyla öykünün ne olduğunu, nasıl meydana geldiğini, ana dinamiklerini, mihenk taşlarını ustalıkla anlatıyor. "Öykünün hayatla bağlantısı nedir?", "Hayatta yeri nedir?" gibi sorulara cevap veriyor. Yaşamış olduğumuz zamanda öykünün hangi konumda olduğunu okuru sıkmadan, bunaltmadan tespitlerini aktarıyor. Günümüz öykü okurunun öyküden ne beklediğini "... modernizm, çocuklarına özet yaşamayı dayatmaktadır." (S.12) tezinden yola çıkarak "... fazladan, gereksiz tek bir kelime bile öykünün kurduğu dünyayı bozmaya yeter. Bu da yoğun anlatımın gerektirdiği tempolu ve iç ritimli anlatımdır. Anlam açıklığı da öykünün günümüz insanının beklentilerine denk düşen bir özelliğidir. Yani öykü; insanı, toplumu, yaşananları dolaysız bir şekilde anlatır. Kısaca muhatabına bulmaca çözdürmez ve hemen ulaşır." diyerek özetliyor. Öykünün belli başlı sorunlarını açıklığa kavuşturuyor yazar. Anlatım sorunları, bakış açısı, şiirsellik, ritim, ironi, bilinç akımı, dil, açıklık, kapalılık... vb. gibi. Değişik öykü yazarlarından örneklerle sözlerine açılım kazandırdığı gibi akla hiç ters gelmeyecek fikirler sunuyor. Öyküyle deneme, şiir, roman arasındaki bağlantılarını, birbirlerinin imkanlarından nasıl yararlandıklarını, birbirine katkılarını kesin çizgilerle olmasa bile okurun ayırt edebileceği şekilde anlatıyor. Mesela öyküyle şiir arasındaki bağlantıyı şu cümlelerle sonuçlandırıyor: "Sonuç olarak öykü, şiir olmayı hiç düşünmemesine rağmen düzyazının sınırlarını da aşıyor ve modern anlayışlarla özgürlüğünü sağlamlaştırarak, yepyeni, mümbit bir alana doğru koşuyor. Böylece öykü için 'şiirin uzun saçlı kızkardeşi' diyen şairi de haklı çıkarıyor." (S.26)
Uzun öykü-kısa öykü sorununa eğiliyor yazar. Özellikle uzun öykü yazmaya çalışan veya yazarak öykü olmaktan çıkan metinlerin öykü diye direten yazarların dönüp dönüp okuması gereken tespitlerle dolu. "Öykü, yapısı gereği üç-beş sayfada oluşturulan bir dünya olduğundan, bir çok olmazsa olmazlara ihtiyaç duyar. Öykü bir kere, her şeyi kısa ama yoğun anlatmalıdır. Ayrıca vurucu ve net anlatmalıdır. Ve gereksiz kelimelere yer vermemelidir. Çünkü öykü, bu kısalıkta anlam yoğunluğunu yakalamak durumundadır."
Bir çok öykü yazarının içinden çıkamadığı öykü-hikaye ayrımını yazar kısa yer vermiş olsa da yapıyor. Bilindiği üzere bazı kitapların üzerinde öykü, bazılarında ise hikaye kitabı olduğu yazıyor. Öyleyse öykü nedir? Hikaye nedir? Tabii ki Necip Tosun'un fikirleri bu tartışmalara nokta koyacak değil ama dar düşüncelerden, bu konudaki çıkmaz sokaklardan kurtaracak mahiyette. "Hikayeyi anlatılan şey, konu, ana malzeme, öyküyü ise hikayenin disipline edilmiş şekli olan yazınsal tür anlamında kullanalım." diyerek öyle saymamızın doğru olacağını "Bu anlamda ben hep hikaye anlatmaktan öykü yazmaya doğru bir serüven yaşandığını düşünmüşümdür. Yani on dokuzuncu yüzyıldan önce pek fazla disipline forma ihtiyaç duyulmadan 'anlatılan' şey hikaye iken yirminci yüzyılda birlikte edebi bir disiplin, form kazanan şey 'yazılan' şey, öykü olmakta. Daha da somutlaştırırsak, eskiden hikaye anlatılırdı, artık öykü yazılıyor."(S.95) cümleleriyle açıklıyor. Söylediğimiz gibi hikaye-öykü severler tam olarak aydınlatılmış, bilgilendirilmiş sayılmaz.
"Hayat ve Öykü" kitabı, öyküyle ilgili her soruna değinmiş, çözümlemiş değil. Bir pencere açıyor Necip Tosun, diyebilirim. Bu pencereden mutlaka bakılmalı diye düşünüyorum. Öyküyle ilgilenen, öykü sevenlere gönül rahatlığıyla tavsiye edilebilecek bir kitap. Bir öykü yazar adayı size bir öyküsünü getirip nasıl olduğunu sorarsa "Necip Tosun'un 'Hayat Ve Öykü' kitabını okudun mu?" diye sormanız öyküsünün nasıl olduğuna en iyi cevaptır. Ancak yazarın "Sanırım her şey gelip sanatçı öğüten bu edebiyat ortamına takılıp kalıyor." dediği edebiyat ortamına takılıp kalmazsa.
"Sanatçı, adeta, bilmediğimiz bir dünyadan, bir kaza sonucu, dünyamıza düşmüş bir yaratıktır." (Sezai Karakoç) Üstadın söylediği gibi sanatçı herhangi biri değildir hatta bu dünyadan biri de değildir