Bazı yazarların, okurlarının zekâsına, ferasetine güveni yoktur veya azdır. Hikâyelerini yazarken bunu belli etmemeleri kaçınılmaz olur. İki cümle kurarsanız bu her zaman iki şey söylediğiniz anlamına gelmez. Üçüncü, belki dördüncü şeyi de söylemiş olursunuz. Fakat okuruna güven duymayan yazar, bu basit gerçeği fark edemez. Gereksiz açıklamalara girişir. (Fethi Naci'nin "Yüz Yılın Yüz Romanı" bu tür hataların ilginç örnekleriyle doludur. Zaten Fethi Naci de ününü, böylesi hataları "kaçırmamasına" borçlu değil midir biraz?) Halbuki bir metni bize yeniden yeniden okutturan o metnin boşluklarıdır. Bize bırakılmış noktalardır. "Flu" bırakılmış noktalardır.
Öte yandan, okuruna güvenme konusunda aşırı gitmiş yazarlar da vardır ki onların metinleri de gereksiz açıklamalarla değil, gereksiz açıklama-malarla doludur. Çok fazla boşluk vardır hikâyede. Yeteri kadar "veri" verilmemiştir ki bize, yeni anlamlara doğru yürüyelim. Okurunun bu boşlukları dolduracağına güveni tamdır oysa yazarımızın. Ona yeteri kadar ipucu verdiğini sanmaktadır. Peki bu durumun sebebi nedir? Şudur: Yazmak seçmektir. Yazarken bir taraftan da seçeriz, eleriz, alırız, atarız. Tüm bunları çoğunlukla tüm bunların farkında olmadan yaparız. Kimi kelimeleri, görüntüleri, hatıraları, çağrışımları alelacele yok eder, yahut anımsamış olduğumuza sevinerek yazmakta acele ederiz. Ve bu esnada, zihnimizde parladığı halde, seçmeyip kâğıda geçirmediğimiz kelimeleri, görüntüleri kaydettiğimizi zannederiz. Çünkü zihnimiz o hazzı yaşamış ve kaydetmiştir. Kalemimizse her zamanki gibi gerilerden tören adımlarıyla gelmektedir.
Hasılı, iki zaaf da bir metnin neden başarısız olduğu konusunda bize aydınlatıcı bilgi verebilir.
25 Ocak 2003
Hikâyeci bir trapezde gibidir. En ufak bir yanlış hareketiyle iki yanında hazır bulunan iki boşluktan birinde kaybolabilir. Boşluklardan (ya da tuzaklardan) birinin eylemin içinde boğulmak demek olduğunu söylersek, diğerinin de eylemsizlik içinde boğulmak demek olduğunu söylememize gerek bile kalmaz. Hikâyenin gerektirdiği bir eylem aktarımı, asıl anlatmak istediklerimize payandalık etmek adına mutlaka olmalıdır. Bu ifademizi aşırı bulup da eylemsizliğin bütünüyle başarılabileceğini söyleyenler çıkacak olursa, onlar hikâyenin bahanesini reddetmiş olurlar ve yazdıklarının neden hikâye olduğunu soranlara verecekleri bir cevap bulamazlar. Trapezin öte yanına yuvarlanırlar. Hikâyenin gerektirdiği eylem aktarımını abartırsak bu defa da ruhu yok bir insan var etmiş oluruz. Bilhassa entelektüel okuyucular bu gibi metinlere burun kıvırırlar. İnsana, hayata, tarihe dair ufacık da olsa bir "çıtlatma", şiirsel yoğunluk, birkaç defa okunma isteği uyandırma, açık final... gibi beklentileri cevaplarken bir taraftan da belli bir iskelet inşa etmek zorundayız. Ki trapezin öte yanına yuvarlanmayalım. Eğer böyle bir payanda inşa edemezsek, insana, hayata, tarihe, felsefeye dair göndermelerimiz de, birilerinin bir yerlerine ulaşamadan yitip gider. Şimdilerde asıl problem, ruhu yok bir insan var etmek hatasından ziyade trapezin öbür tarafıdır. Kendi ayakları üzerinde duran sağlam bir öykü yazamadan, büyük meseleleri öyküye sokmaya çalışanlar, kucaklarındaki çocuğun ölü doğduğunu gördüklerinde güneş devrini tamamlamış olabilir.
27 Mayıs 2002 Bazı yazarların, okurlarının zekâsına, ferasetine güveni yoktur veya azdır. Hikâyelerini yazarken bunu belli etmemeleri kaçınılmaz olur.