Yaz yaklaşıyordu. Memlekete dönecektim. Yıllardır olduğu gibi, yine İsmail, yine Kerem, yine Yusuf. Yine büyük çam ağaçlarıyla kaplı Alaaddin Tepesi'nin çay bahçelerinde sıkıntılı beklemeler. Tadı çoktan kaçmış edebiyat sohbetleri. Her birimizin konuşmaktan bezdiği, ama uğursuz bir hastalıkmış gibi pençesinden kurtulamadığımız "kitap çıkarma" muhabbetleri. Hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğimizi bildiğimiz için rahat kurguladığımız, edebiyat dünyasını kurtaracak! "olay" projeler.
Yaz yaklaşıyordu. Memlekete dönecektim. Bu yaz'ı benim için önceki yazlardan daha renkli kılacak bir "dolap" çevirmeyi planlıyorum; odamın kireç badanalı çıplak duvarlarını seyrederken hayal kuruyorum: Alaaddin Tepesi'nde oturuyoruz. "İsmail" diyorum, "Sana söyleyeceklerime inanmayacağını biliyorum. Ama ben sadece bir kere söyleyeceğim. Gerisine karışmam. Anladın mı? Şimdi dinleyecek misin beni?" İsmail bu kadar ciddi olduğumu görünce şöyle bir irkilecek muhakkak. Gerçekten bir şeylerin olduğunu düşünecek. "Bil bakalım dün akşam beni kim aradı?" İsmail benim bu cümlemle birlikte, uzun zamandır yayınlamayı düşündüğüm şiir kitabımla ilgili bir "gelişme" olduğunu sezinleyecek. Birtakım isimler saymasını sağlayacağım. Sayacağı isimler büyük bir ihtimalle yaşadığımız şehrin ileri gelen yayıncıları olacak. "Git git" diyeceğim, "Uzaklara git, daha 'essah'yayınevlerine..."
Yaz yaklaşıyordu. Memlekete dönecektim. İçimde bu yaz'ı ötekilerden farklı kılacak bir sesin çağrısı. Hissediyordum. İsmail'i de, Kerem'i de, Yusuf'u da şaşkına çevirmeye kararlıydım. İsmail, beni arasa arasa "en fazla" kimin arayabileceğini hesaplamaya çalışırken, Kerem birkaç editör ismi söyleyiverecekti. Bu gibi durumlar için "dolmuşa bindirilme" ihtimali epeyce yüksekti. Fakat gözlerimdeki ışıltıdan tedirgin olacaklardı. Bir basamak daha yükselteceklerdi çıtayı. Senelerdir takip ettiğimiz bir ünlü şiir dergisinin adını anacaklardı temkini elden bırakmayarak. Ben kalın kaşlarımı kaldırarak "Hayır" diyecektim, "Daha uzaklara gidin, daha gerçek yayınevlerine..."
Yaz yaklaşıyordu. Memlekete dönüyordum. Çevirmeyi planladığım dolabın kurgusu derinleşiyordu içimde. Bu yaz belki de gerçekten farklı olacaktı. Böyle olmasa bile ben farklılaştıracaktım yaz'ı. Söz sırası dönüp dolaşıp Yusuf'a gelecekti. En son konuşan. En sağlam konuşan. En "şık" konuşanımızdı Yusuf. "Söyleyeceksen söyle ulan kelle," diyecekti, "İsveç Kraliyet Akademisi'nden aranacak değilsin ya!" Onun bu cümleleri hepimizin heyecanını körükleyecekti. Zira Yusuf'un bu kadarcık bir laf etmesi bile, olayı bu soğukkanlı çocuğun da benimsediğini gösterecekti. Sırtaracaktım. Pekala söyleyeyim, diyecektim, evet söylemeliyim.
Yaz yaklaşıyordu. Memleket yaklaşıyordu. Arkadaş oturmaları yaklaşıyordu. Bildik ve sıradan da olsa. Edebiyat sohbetleri. Edebiyat düşleri. Edebiyat yalanları... Pekala söyleyeyim, diyecektim, söyleyeyim de, siz de rahatlayın ben de... Halbuki beni çok iyi tanırlardı. Bu oyunu hemen bırakmayacağımı bilirlerdi. İşte tam da bunu bildikleri, bunu düşündükleri için, "Kemal Tunay arayacak değil ya ulan!" diye parlayacaktı İsmail. "Kemal Tunay arayacak değil ya seni..." İşte tam da o anda, masada oturanlara unutulmaz bir final ân'ını yaşamakta olduğumuzu hissettirerek gülümseyecek ve "İyi bildin," diyecektim, "Beni arayan Kemal Tunay'dı!" Bi an üçü birden dönüp kalacaklardı. Ben bu sessizliği iyi değerlendirecek, "Benim dosya şiir komisyonundan geçmiş, sanırım birkaç aya kadar basılacakmış." diyecektim. Bu "sanırım"ın içindeyse artık başka dünyalara ait bir edebiyatçı oluşmun (!) bir işareti parlayacaktı sanki.
İnsan bir ömür boyu böyle bir keyif anından daha fazlasını yaşayabilir mi dersiniz? Yaşayabilemez, hayır, yaşayabilemez.
Yaz yaklaştı. Memleket yaklaştı. Yaz geldi. Çam ağaçlarıyla kaplı Alaaddin geldi. Fakat ruhumu karartan serçe cıvıltıları kötü haberlerle geldi: Kerem iş bulup geçen hafta İstanbul'a taşınmış. İsmail bir aylığına memleketine dönmüş. Nokta Kitabevi el değiştirmiş. Resul Abi'nin yerini kalın gözlüklü, abus çehreli bir adam almış. Ateş'e kimselerin uğradığı yok. "Ve yolun ortasında rüzgar/Teşrin yapraklarıyla oynar" diyen şairin hissettiği kimsesizlik duygusu.
Yusuf'la birlikte Zafer'den gelip Orduevi'ne doğru yürüyenleri seyredip susuyoruz. Arkadaşım zihnimden geçirdiklerimi biliyormuş gibi, "İşte yaşam bu Oktaycığım," diyor, "Hepsi bu... Bitmeyen bir susuzluk gibi..."