Doksan dokuzdu. Kayseri'ydi. Yağmurdu. Askerdim. Adını unuttuğum o kitapçıda. "Ankebut"u görmüştüm. "Bizden biri daha" demiştim. "Kitaplılar arasına kavuştu." Kendi kitabım için sabırsızlanmıştım. Dişlerimi sıkarak karıştırmıştım sayfaları. Akşam olsun. Eve döneyim. Yatağıma yarım oturayım. Battaniyeme sarılıp sayfalarda kaybolayım. Akşam oldu. Eve döndüm. Yatağıma yarım oturup battaniyeme sarıldım. Doksan dokuzdu. Duvarları çatlak bir evin altı üstü beton odalarında. Yalnız başıma. Kemik gibidir batar. Yalnızlığımla. Sivas'ın lokantalarla dolu büyük bir kasabasında. Kayseri'ye komşu kasabasında. "Ankebut"un sayfaları arasında.
4.
Doksan beşti. "Son Büyülü Günler"di. Beyaz'dı. Mart'tı. Konya sokakları bahara hazırlanırdı. "Üniversite talebesi"ydim. 21 yaşındaydım. Dünyanın kalemime teslim olacağından emindim. Dergah'ta ilk hikâyem yayınlanalı iki ay olmuştu. Uçarıydım. Umursamazdım. Ukala. Küstah. Emin. Tahammülsüz. Bütün 21'likler gibi çekilmez, çekilemez... Yazarlığımın belgelendiğinden kuşkum kalmamıştı (!) Arkadaşlarımdı. Bekâr odalarıydı. Elimdeki "Son Büyülü Günler"i görüp fikrimi soruyorlardı. "Uzun Cümle" diyordum. "Su Değirmeninin Şarkısı"... Zafer Caddesi'ndeydik. Kaldırımlardan birine oturmuştuk. Kısa Monte Carlo içiyorduk. Parasızdık. Okuduğumuz kitabın adı ile yaşadığımız günlerin anlamı arasındaki ilişkiden (bile) habersizdik.
3.
Doksan altıydı. Beyaz'dı. Mart'tı. Monte Carlo'ydu. Sessizlikti. Fakülteydi. Yani hepsi aynıydı. Aynı olmayan hayata duyduğumuz güvendi. Ramazan Dikmen'di. "Kıyıya Vuranlar"dı. Bir şeylerin değiştiğiydi. Örselendiğiydi. Dikmen ölmemişti. Ölüm haberini almamız yakındı. Bu başka bir gündü. Başka bir anıydı. Görüntülerdi. Kafe Göl'de oturmuştum. Yalnızdım. Sayfaları karıştırıyordum. Maksadım okumak değildi. Yaşıyordum. Her kitabı yaşıyordum. Özlemlerimi ihtiraslarımı buluyordum. Yoksunluklarımı. Gidilseydi, tanışılsaydı. "Git gel Ankara altı saat!"ti. Hayıflanmalardı.
2.
Rize'ydi. Kitap bana gönderileli epey olmuştu. Haftalarca posta yolu gözlemiştim. Çok sonra geldiği haberini almıştım. Bir zamanlar çalıştığım liseye geldiğini duymuştum. Haftanın felanca günleri o lisede derse giren filanca öğretmen hanıma verilmişti o kitap. Öğretmen hanım kitabı evinde unutuyor, öğretmen hanım kitabı okumaya başlamış oluyor, öğretmen hanım memleketine gitmiş oluyordu. Her sabah umutla uyanıyor, her sabah acıyla dişlerimi sıkıyordum. Acıyor, acılanıyordum. Dokunmak istiyordum. Rüyalarıma giriyordu. Çok yakın bir dostumun kitabıydı. Dokunmak istiyordum. Öğretmen hanım memleketinden geldi. Kitap da geldi. Dokundum. Acılarım azaldı. 2000 miydi?
1.
Yazdı. 2002'ydi. Yaptıkları işe her zaman yüce anlamlar yüklediğim kargo şirketlerinden birini aradım ve sordum. Böyleyken böyle oldu. Size böyle bir paket ulaştı mı? Sesinin tonundan yeşil, ışıltılı gözlerinin olduğunu düşündüğüm bir bayan, dünyanın en muhteşem on bir kelimesini yan yana getirdi: "Evet, size Timaş Yayınları'ndan gelmiş bir paket var beyefendi! Gelip alabilirsiniz!" Çevremdeki hiçbir şeyi görmeyerek -nasıl oluyorsa- kargo şubesine ulaştım ve bana uzatılan paketi filmlerdeki gibi, elim ayağıma dolaşarak, yırtarcasına açıp, kitabın kapağını, sayfalarını, uzun uzun, -belki de göremeyerek- seyrettim, yahut yaşadım!
Yazdı. 2002'ydi. Bir mutluluk şokuna uğramıştım. Evime dönmeli, sayfalar arasında kaybolmalıydım!