« Anasayfa | Künye | Arşiv 13 Ağustos 2020, Perşembe
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
İki Nokta Üst Üste
Esma Ürkmez
Matbaadan Tanıtıma Koş!

Yeşilde Durmak
Hale Sert
Kanaviçe

Olay Yeri İnceleme
Zehir Hafiye Battal Küttab
Tezekten Terazi ya da Çok "hit" Alan Hep "tıklanan" Yazı Budur!

[ Kitap -> Ekstra ]

Günlüğümde Sempozyum... -eleştirel bir değini- / Esma Ürkmez

01.04.2000 - 16:00

[İSAV GENÇLİK DÖNEMİ VE EĞİTİMİ SEMPOZYUMU-II / 18-20 Nisan 2003 - Bursa]

Birçok kişinin dinlediği, sadece birkaç kişinin konuştuğu toplantılar oldum olası hoşuma gitmemiş, kendimi bir telkin seansının içinde gibi hissetmişimdir. Konuşulan cümlelere eleştiri getirme imkanı verilmeyen ya da göstermelik eleştiri izni verilen kalabalık toplantılar bana tek yönlü bir tatmin ve yönlendirme isteğinin tezahürleri gibi gelir. Hanımlar arası bir çay sohbetinde bile bunu gözleyip değiştirmeye gayret sarfederken bir sempozyumdan daha çok şey bekliyorum.

Ülkemizde aynı alanda çalışan meslektaşların görüşmesine öncülük eden sempozyumun açılış konuşması biraz garipti. Yapılan iş henüz sunulmamışken çok iş çıkarıldığından bahsediyor, iki ileri bir geri adımlarla yürürken ufuklar katedildiğine inanan bir üslupla sunuluyor ve "ilimsiz dahiyiz, sanatsız aktör" cümlesini hatırlatan bazı veriler sunuyordu. Üç gün süresince "keşke 'tebliğ' olarak sunmasalardı da sadece makale yazsalardı" dedirten cümleleri ve üsluplarıyla yirmi yıllık gelişmiş teorilerini yenilemeden sunan bazı eğitimciler eğitim metotlarını tartışıyor, içe kapanık sosyologlarımız toplumsal değişim bildirileriyle puan kazanıyor ve en ufak eleştiriye morali bozulan psikologlar mantıki çıkarımlarda bulunuyorlardı.

Yaşadıkları pratiğin teorik ispatını yapamadıkları, diğer taraftan ürettikleri teorilerin de tebliğ -yani işlerinin bir gereği- olduğunu düşündükleri, ve en üzücüsü "bu iş"in pratiğe nasıl aktarılacağı üzerine fazla fikirleri ve ilgileri olmadığı hallerinden ve sorulara cevaplarından belli olan bazı kişiler garip bir tez-antitez ortaya koyuyorlardı. Gülünesi-ağlanası müzakereler ise asıl ihtiyacın bir fikir üretildikten sonra onun anlaşılması ve uygulanmasında olduğunu bize gösterdi. Akademik camiada yalnız kalan çalışkan insanların ne kadar anlaşılma ve müzakere edilme sıkıntısı çektikleri ortada. Bu kuşak çatışmasının akademik camiadaki belirtisi midir acaba!

Konuların sadece sivri uçlarına bakıp tartışma açmaya çalışan öğrencilerse bu teorinin sentezini yapacak son kişiler gibi görünüyorlardı. Görünüm, salonlar, kişiler güzel, iletişim düşük seviyede. Medya başardı, evet, zihnimiz, kalemimiz ve üslubumuz zengin ve zarif değil artık. Powerpoint kullanabiliyoruz ama onda sunacak veriler derleyemeyen kişilerimiz var.

Üç günün sonunda düşüncelerim bir türlü değişmemişti. Günlüğüme yine serzenişler karalıyordum. Eğitim, Psikoloji ve Sosyoloji'nin dinsel bağlantılarla ifade edilerek geliştirilmesine hizmet amacı güden bu toplantıda İslami delillendirme açısından iki tek hadis ve bir ayet dile getirildi. Ve yazık ki hadis diye sunulan cümlelerden birisi gerçekte sahabe sözü, diğeri zayıf rivayetti ve ayet, bir tefsircinin okuduğu bu ayet, iki ayetin karışımından ibaretti. Bunların toplantıda tashih edilmesi bir yana, gençliğin genç peygamberlerin özellikleriyle idealize edilmesine katkıda bulunmayı amaçlayan bir tebliğe "peygamberler bu davranışları gösterirken Allah'ın onları koruyacağını biliyorlardı, şimdiki gençlerin bunları uygulamaları düşünülemez" şeklinde akademik bir yorum geldi.

Batı psikolojisini temel alan ve fakat batı psikolojisinden en az bir yirmi yıl geriden gelen teorik çerçeveyi ve akademik bilinci, bu konuda ilk ve muhteşem bir girişim olarak niteleyen bir hülyayla yola çıkmak bize kazançtan çok zihni bir kaybediş getirir, diye düşünmeden edemedim. Doktora tezlerini tebliğe ya da kitaba dönüştürerek puan alabilir ve tanıtım yapabiliriz elbette. Ya heyecanla bir makale sunamaz mıyız?

Ülkemizde kaynak sıkıntısından destek eksikliğine, "anket filan dolduramam" diyen öğrencilerinden "şimdi bu veriler nasıl kullanılacak?" diye soran araştırmacılarına kadar, uzun bir hikayesi olan zahmetli alan araştırmalarının sempozyumda şüphesiz eksik olan tarafı yorumlanmalarıydı.

İlgimi çeken araştırmalar ilahiyat eğitimi öncesinde ya da sonrasında yabancı dilde ve bakış açısında eğitim görmüş kişilere aitti. Acaba İlahiyat Fakültesi eğitiminde sosyal bilimlere bakış açımız yeterince bilimsel değil mi? Yoksa ilahiyatla sosyal bilimler uzlaşamaz, bu sebeple ayetler işe karıştırılmamalıdır diyen diğer uçta bir bakış açısında mıyız? Ya da çalışkanlığımız dış etkenlerin yoğun zorlamalarıyla mı ancak başarıya ulaşabilir?

Ve değerlendirme oturumu: Ünlü bir psikiyatr dini övüyor, bir ilahiyatçı hanım akademik olmayan sempozyum verilerini bir araya derlemiş ilahiyatlıları küçümsüyor, bir hoca sonuç oturumlarını takip etmeyen, tebliğini sunup kaçan tebliğ sahiplerini ve sempozyumun yapıldığı şehirde olup sempozyuma gelmeye zahmet etmeyen sosyal bilimler asistanlarını eleştiriyor, bir sosyolog hepsi üniversite mezunu salona Freud'un id, ego, süper ego üçlemesini uzun uzadıya anlatıyor. Kapanış konuşmasından bahsetmek bile istemiyorum. Bu akademik dilden, üsluptan ve ilgilerden tamamen uzağa fırlatılmış bir sponsor konuşmasından ibaretti.

Tüm bunların ötesinde zihnimde sorular: Acaba akademisyenlerimiz ne zaman sesleri titremeden, aylarca üzerinde çalıştıkları çalışmanın bir başından bir ortasından zıplayarak okumadan, dinleyicilerin gözlerine bakarak kendi bulgularını ve fikirlerini rahatça ifade edebilecek? Ne zaman müzakerecilerin çoğunluğunun konudan haberdar olduğunu ve konuya yaklaşımlarının salt eleştiri ve tebrikten ya da anlama-algılama eksikliklerinden kurtulup konuyu zihni gündemlerine alarak geliştirdiklerini görebileceğiz? Ne zaman "cümlelerim sadece bir katkıdır, n'olur eleştiri olarak algılamayın" çekingenliğinden vazgeçmiş, fikri farklılığını ve tebliğin bilimsel hatalarını uygun ses tonu ve cümlelerle açıklayabilen büyüklerimizden bu işin metodolojisini izleyerek öğreneceğiz? Ve ne zaman, oturum başkanlarının tek görevi "zaman efendim!" "on dakika aştı zaten efendim" cümlelerini sarfetmekten öte bir anlam taşıyacak tebliğ ve müzakere sahiplerinin gözünde? Hocalarımız bize zamanın kıymetini anlatırken biz onlara nasıl anlatmalıyız zamanın sadece kendi tasarruflarınca harcanan bir meta olmadığını, belirlenen vakti aşmanın bir beceri eksikliği kadar saygı eksikliğini de bünyesinde barındırdığını, sempozyumların kaçırdığımız teneffüslere benzememesini istediğimizi, bunun da bir kul hakkı olduğunu!

Konularına ilgili, emek verenlerine daima bir öğrenci olarak saygılı olduğum bu sempozyum şehrimden Bursa'ya gitmeme değdi. Evet, elbette değdi. Açılış sabahından kapanış öğlesine kadar Bursa'nın çok sevdiğim camilerine ve çınarlarına onu tercih ettim. Ve bundan sonrakilerde de tercih edeceğim. Pek çok fikir edindim, ismine aşina olduğum kişilerle tanıştım, gayretlerim için konu, veri, motivasyon derledim. Sosyal bilimlerin gerçeği öncelendiği bir platformda yapılan işin müzakeresi de dürüst olmalı diye düşünmekteyim. Ve yazıma bu düşünce destek sağlıyor. Yazık ki ülkemizde daha önce katıldığım bu nevi toplantılarda verim alınamaması dinleyici-tebliğci-müzakereci disiplininin yerleşmemiş olmasından da kaynaklanıyor.

"Avrupa'da her sempozyumda giriş ücreti vardır, biz para ödemiyoruz" avantajını dile getiren kişiler hemen sonrasında "Ya bilirsiniz işte bizim sempozyumlar daha çok iletişim içindir. Sempozyumlarda bilgi edinme noktasında pek de verim alınamaz, bilgiyi basılmış tebliğ metinlerinden okursunuz" etiketlemesinin sığlığına sığınmamalı. Anlatacak yeni bir fikir, onu savunabilecek iyi bir üslup ve eleştirilere alınmayıp onların gösterdiği eksiklikleri tamamlama peşinde olan kişilikli bir güvenle kendimizi ve bulunduğumuz mekanları yenilemeliyiz.

Eminim ki sempozyum bildiri metinlerinden çok şey öğreneceğim, ama keşke hocaların kendilerinden de çok etkilenebilseydim, etkileyici isimlerini her yönüyle taşıyabilen bildirileri dinleyerek bilgilenmenin keyfini o salonda yaşayabilseydim. Dileğim sempozyum salonlarının kişisel takıntıların savunulduğu gözde mekanlar olduğu fikrinden vazgeçildiği günlere ve de toplantılara bir an önce kavuşmak. Ve umudum konferans salonlarının boşluğundan salondaki dinleyicilere dert yanan hocaları değil katılımı sağlayabilecek donanıma sahip akademisyenleri olan sempozyumlar dinlemek. İnanıyorum ki sorunları görebilen, görmek ve konuşmakla yetinmeyip onları değiştirmek için gayret sarfetmeyi amaç bilen ve bu konuda fikir üretebilen genç arkadaşlarla amacımıza ulaşacağız.

(04.07.2003)

[İSAV GENÇLİK DÖNEMİ VE EĞİTİMİ SEMPOZYUMU-II / 18-20 Nisan 2003 - Bursa]Birçok kişinin dinlediği, sadece birkaç kişinin konuştuğu toplantılar oldum olası hoşuma gitmemiş, kendimi bir telkin seansının içinde gibi hissetmişimdir. Konuşulan cümlelere eleştiri getirme imkanı verilmeyen ya da göstermelik eleştiri izni verilen kalabalık toplantılar bana tek yönlü bir tatmin ve yönlendirme isteğinin tezahürleri gibi gelir.  
EkstraTümü »

» Uykusuzluk / Mehmet Uğurlu
» Bir Yılda Kaç Kitap Okuyoruz?
» Doğu'nun Meyvelerini Batı'nın Tepsisinden Sunmak / Ali Ayten
» Kitapçı / Mehmet Ulusel
» "Aşk Istırapsız Olmaz" / Nuri Altun
Bize GelenlerTümü »

» Kahraman Üzerine Dersler / Oğuz Karakaş
» Görsel Şiirin İlk Kitabı: Dada Korkut
» Makyaj Hatası / Yavuz Altınışık
» Oluş ve Bozuluş / İbn Sina
» Hiç / Merih Günay
Arşivlik HayatlarTümü »

» Asaf Hâlet Çelebi 100 Yaşında / Ömer Faruk Şerifoğlu
» Arşivcilerin Babası: Muallim Cevdet / Zeynep Berktaş

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Henüz yorum yapılmamış.

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
ELİF LAM RA (28.10.2011 - 00:02)
Yorum için üye olun!